MOZART’I Anlamak 

Yazın dünyasında görmeye pek alışkın olmadığımız ancak anlatımı pekiştiren ve süsleyen CD’li kitaplardan birisi ile karşı karşıyayız. Ancak CD’nin içeriğinde bir hikâye, öykü veya şiir okunmuyor. Bir masal okunuyor; yıllar boyunca devam etmiş, büyüleyici ve bir o kadar ilginç bir hayat masalı. 

Çevremizde genellikle telefon melodisi veya bekleme tonundan aşina olduğumuz Mozart’ı büyüteç altına yatıran bu kitapta, senfonilerin öncesi ve sonrası anlatılıyor. Senfonilerin yazıldığı tarihteki koşullar, yaşı, mektupları, notları ve notaları, gezdiği yerler, ilham kaynağı olduğu insanların hepsi birer birer anlatılıyor. 

Kitabın bir diğer yanı da, sadece yukarıda belirtilmiş teorik bilgileri içermek yerine, yazarın da kendi duygu ve düşüncelerini aktardığı bir platform oluşturması. Kitapta Mozart’ın sadece senfoni veya nota bazında değerlendirilmesinden çok, ruhun gereksinimini duyduğu hissi ihtiyaçlar üzerine betimlemeler ve tasvirler yer alıyor. Böylece, kitap 3. bilgi kaynaklarından da öğrenebileceğimiz, klasik “biyografi setleri” veya kitapların formatlarından uzaklaşıyor, sanatçının davranış ve duygularına yeni bir bakış açısı getiriyor. İşte tam bu sırada, kitap ile birlikte verilen CD işin içine giriyor ve yazarın satırları ile Mozart’ın büyüleyici notaları, okuma zevkini arttıran ve sizi saran bir huzur duygusunun kaynağını oluşturuyor. 

“Ben sıradan bir insanım. Ama müziğim sıradan değildir. 

Wolfgang Goetlieb Mozart

Bora Başman


Dört yıl sonra deniz Yeni Camii’ye gelecek! 

Doktor Murat Filinte, Grönland’daki buzul araştırmalarına Türkiye’den katılan ilk iklim bilimci...
 
Yapılan araştırmaların sonuçlarını “Yaklaşan Küresel İklim Krizi” isimli kitabında topladı. Sonuçlar eski araştırmalara oranla biraz daha iç karartıcı... Filinte’ye göre Türkiye, küresel iklim krizine sanıldığından daha yakın. Bir an önce önlem alınmazsa tehlikenin boyutları daha da ürkütücü olacak.
 
Grönland’da sıcaklık, yazın eksi 30 ila eksi 10 derece arasında değişir. Kuzey Kutbu’ndan daha soğuktur. Çünkü tamamen donmuş bir kıtadır. Dışarıda fazla dolaşmanıza izin yoktur. Çünkü karın üzerinde, Ozon tabakasındaki incelme yüzünden yüksek derecede radyasyon vardır. 15-20 dakikadan fazla yürüyemezsiniz. Zaten gideceğiniz pek bir yer de yoktur. Hangi yöne giderseniz gidin, göreceğiniz manzara, üzerinde bir tane bitki ve yaprağın bile olmadığı, her şeyin beyaz olduğu uçsuz bucaksız bir buzul çölüdür. Sürekli beyaz rengi görmekten davranış bozuklukları yaşayabilecekleri için, iklim uzmanlarının çalışma süreleri 20 günle, en fazla 3 ayla sınırlandırılır. Ben Grönland’daki araştırmalarda 1993 ve 1997 yıllarında 3’er ay görev yaptım... Bu sözler, Türkiye’nin önde gelen iklim bilimi uzmanlarından Namık Kemal Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Görevlisi Murat Filinte’ye ait... 1967 yılında Malatya’da doğan Filinte, İTÜ’de Fizik eğitimi görmüş. Baba mesleğine ilgisi yüzünden de bir süre Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğrafçılık eğitimi almış. 1989 yılında New Hampshire Üniversitesi’nde mastera başlamış. Üniversitenin Grönland’daki “Kuzey Kutup Buzul” araştırmalarına katılma teklifi alınca, hiç düşünmeden kabul etmiş.
 
 
Grönland’da yapılan iklim araştırmalarının önemi nedir?
Bugünkü küresel ısınma tartışmalarının kökeninde Grönland’da ve Antartika’da yapılan buzul araştırmalarının sonuçları var. Grönland’daki GISP2 (Grönland Buz Tabakası Projesi) araştırmaları 105 bin yıllık; Antartika’daki "EPICA” araştırmaları ise 800 bin yıllık iklim arşivini ortaya çıkarttı.
 
 
10 sene önce Grönland araştırması ışığında yapılan tahminler bugün gerçekleşti mi?
10-20 yıllık periodlar bu araştırmalarda bizim için önemli değildir. Daha uzun sürelere bakarız. 1990’da atmosferin  kırılgan yapısının giderek değiştiğini ve bunun da bir iklim değişikliği ile sonuçlanabileceğini biliyorduk. Fakat biz bu kadar hızlı bir sıçrama yapacağını hiç tahmin etmemiştik. Biz 1950’den sonra meydana gelen ısınmanın “iklim döngülerinin üzerinde” bir ısınma olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü 50 yılda 0.7 derecelik bir sıçrama (ısınma) yapması, geçmiş dönem iklim kayıtlarına bakıldığında ancak bir buzul çağı çıkış arifesinde görülmüştür.
 
 
Geri dönüşü olmayan noktaya ne kadar yakınız?
Küresel iklim değişimi başlamıştır. 2012 ve 2017 arası tahminlerimiz artık şüphe düzeyinde olmaktan çıkmıştır. 2012 ve 2017 arasında son yüzyılın en sıcak yazlarından biri yaşanabilir. Ama 2009-2012 arasında dünya ısınma dönemine daha hızlı bir giriş yapacaktır.
 
 
Deniz seviyesinin yükselmesine ilişkin nasıl bir felaket senaryonuz var?
Havadaki sera gazlarını emen aslında okyanustur. Okyanuslardaki minik deniz canlıları “fitoplankton” dediğimiz milimetrenin 3’te 1’i büyüklükte bitkilerdir. Bu bitkiler, atmosferdeki sera gazlarını emer. Bu bitkiler üzerinde meydana gelecek 1 santigrat derecelik değişim, toplu ölümlerine yol açacak ve okyanusların karbondioksit emme mekanizmalarını zayıflatacaktır. Böylece okyanuslar sera gazlarını soğuramayacak ve sera gazlarının artışı geometrik hale gelecek. Eğer bugünkü sera gazlarında azalma olmazsa ve önlem alınmazsa 2020 yılına kadar deniz seviyesindeki yükselme 30 santimetre civarında olacak.
 
 
İstanbul, New York, Londra ne zaman sular altında kalacak?
“2025 yılında, İstanbul sular altında kalacak” dememi kimse bekleyemez. Bu bir iklim döngüsüdür. Ama Kuzey Kutup yaz buzullarının tamamının kaybedilmesi durumunda, 2030’da falan değil, 4-5 sene içerisinde bile denizlerde 15-20 cm’lik bir yükselme olur. Afrika’da ve Ekvator’da 20 cm, İstanbul’da ise 15 cm’lik bir yükselme olur.
 
 
Bunun olup olmayacağı bilinebilir mi?
Geçen sene aralık ayında, B.M.’nin yaptığı bir araştırmada, Kuzey Kutup buzullarının 4 yıl içerisinde eriyeceği iddia edilmiştir. Eğer Kuzey Kutup buzulları 4 yıl içerisinde erirse, bu durumda İstanbul’da deniz seviyesinde 15-20 cm’lik bir yükselme olması kaçınılmazdır. Bu da denizin Yeni Camii’ye kadar geleceği anlamına gelir.
 
Bunun 4-5 sene sonra olacağı tahmininde bulunan kurum hangisiydi?
Buna aslında Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan çevre örgütlerinden biri olan İngiltere’deki Headley Center yaptı. Headley Center’ın elindeki bilgisayarlar, bugün sadece NASA’da var. 30 terabyte’lık bilgisayarları var, dünyadaki 300 bin bilgisayar da bu ana server’lara bağlı. Bu dev server’lar, saniyede 1 milyon işlemi gerçekleştiren birer teknoloji harikaları.
 
Bu tahmini duyunca heyecanlanmadınız mı?
Benim için hiç sürpriz değil. İstanbul’un önlerine gelen sular, aynı zamanda Akdeniz’deki plaj turizmini de sona erdirecektir. Yani, Türk ve Akdeniz turizmi çok olumsuz etkilenecektir.
 
İnsanların yaşamı da tehlikeye girebilir...
Balıkçılık ve hidrolojik bakımdan sular ve denize yakın olan bölgelerdeki içme suyu, deniz suyu ile tahrip edilecek. Böylece insanların su kaynakları ellerinden gidecektir. Denizlerdeki 20 cm’lik kabarma, şehir yaşantısını etkileyebilir ama özellikle Akdeniz gibi tarımsal girdisi olmayan bölgelerde ciddi bir tahribata yol açmaz. Fakat Akdeniz turizmini olumsuz yönde etkileyecek. Denizlerin 20 cm yükselmesi şu anlama geliyor: Eğer deniz yükseliyorsa, bunun arkasından kasırgalar ve seller de gelecektir.
 
Marmara Bölgesi kuraklığa esir olacak
İstanbul’un Marmaris, Bodrum ve İzmir güzergahındaki bölgeler kadar etkilenmeyeceği kesin. Çünkü Marmaris gibi Anadolu’nun en güneybatı ucundaki bölgeler, kasırgalara ve fırtınalara daha açıktır. İstanbul’un daha çok fırtınalar değil de, dönemsel yağışlardan kuraklık yönünde etkilenmesi mümkün gözüküyor. 2012-2014 arasında İstanbul’da bir kuraklık olabilir. 2014-2017 arasında yağışlarda artış, 2017’den sonra ise, Batı Anadolu kıyılarında kuraklık olacak. Ankara da aynı şekilde kuraklık tehlikesi altında. Doğu Anadolu bölgesinde ise, enteresandır yağışlarda bir azalma yoktur. Erzurum, Artvin, Muş gibi yüksek bölgelerde ciddi bir değişiklik yoktur. Bu bölgeler kuraklık ve iklim değişiminden en az etkilenecek olan Anadolu’daki kentlerimizdir. Karadeniz’de yağışlarda artış bekleniyor. Aşırı yağışlar, bitkisel tohum çürümelerine neden olabilir. Mısır ve pancar, tütün gibi bitkilerin kökleri çürüyebilir.

04.05.2008
Haber: TUĞRUL TUNALIGİL

http://w10.gazetevatan.com/pazarvatan/haberdetay.asp?hkat=1&hid=12463


Deneyen felsefe denemelerle felsefe


AHMET İNAM

YÖRÜK YOLCU
"Nelere karşı duyarlı olacağız? Kavramların işleyişine, düşünmemizin yürüyüşüne, alışılmış anlamda aklımıza karşı duyarlı olacağız. Ona özen göstereceğiz. İnceliklerini yakalamaya çalışacağız. Bilgiye karşı duyarlı olacağız. İnsanların yüzlerce yıldan beri ürettiği, ortaya koyduğu, hakîkati arayan bilgiye karşı. Sanat'a karşı. İnsanın duygu-akıl bütünlüğünü yaşadığı gönüle karşı." Diyerek kısaca özetleyebiliriz Ahmet İnam'ın son kitabı olan Deneyen Felsefe'yi. Yirmi yılı aşkın sürede ortaya çıktığını belirtiyor yazılarının Ahmet İnam kitap için yazdığı önsözde. Gönül felsefesi çalışmalarının bir kısmına bu kitapta yer verdiğini belirterek, felsefeye bir yolculukla Türkçe okyanusunda durduğunu söylüyor. Çünkü edebiyat ile felsefe sarsılmaz bağlarla bağlıdır denemeler içerisinde ve Ahmet İnam üslubunu bu denemelere vererek okuyucuyu bir geziye çıkarıyor.

Denemeler, edebiyat ile felsefe arasındaki köprü olagelmiştir her zaman. İşte bu köprü üzerinde oluşturulmuş bir kitap "Deneyen Felsefe". Felsefe'nin sadece Akademik alanın uğraşında olmasına karşı olan Ahmet İnam, bu denemelerle biraz da bizlere, yani sokağa sesleniyor. Felsefe'ye geniş bir alan kazandırma çabası onunki. Kitabın ilk yazısı da bize bunu açık olarak gösteriyor: "Felsefe'de Deneme Yazmak" Felsefe etkinliği kültürel bir etkinliktir. Çünkü her kültür; efsaneleri folkloru, atasözleri, masalları, fıkraları, dinsel inanç düzeni ile düşünür. Felsefe sistemli düşünceler bütünüdür. Yansımasını sokakta bulur.

Kitabın ikinci bölümü olan “Felsefe ile Bilim”de kültürümüzde, felsefe ile bilimin ortaklaştığı ve birbirlerini etkiledikleri noktalar üzerinde duruluyor. Çünkü imge zihinde oluşmadan, toplumsal kavram ve nesnelere dönüşemez. İmgenin ve düşüncenin zihinde oluşması ise felsefe dışında başka bir şey değildir. Bilim ve felsefe birbirinden etkilenen ve varlıkları birbiriyle ilişki olan iki kavramdır. Son bölümde insanı konu alan İnam, insanın çevresiyle olan ilişkisini irdeleyerek farklı bir insan çevre ilişkisine denemeler aracılığıyla değiniyor. Halen Ortadoğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde derslerini sürdürmekte olan İnam, bu yeni kitabında, her zamanki gibi, antik dönemlerden akıp gelen felsefeden aldığı ilhamla, okuyucunun sırtına bilgi kamburları eklemeden, hayata dair, insanın duruşuna dair görüşlerini paylaşıyor. Bu kolayca okunan metinler, bize güneşli ufuklar açıyor ve bizi yeni düşünmelere sürüklüyor.

07.05.2008

  http://yenisafak.com.tr/Kitap/default.aspx?t=07.05.2008&i=115564

Türkiye Avrupa'da nasıl savunulur

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Türkiye'yi yıllarca temsil eden eski parlamenter Cevdet Akçalı, döneme ait gözlemlerini 'Avrupa'da Türkiye'yi Savunmak' adlı kitabında okurla paylaşıyor.


Fotoğraf: Vural Yazıcıoğlu

HATİCE SAKA
Yeni İnsan Yayınevi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Türkiye'yi yıllarca temsil eden eski parlamenter, gazeteci-yazar Cevdet Akçalı'nın birikimlerini, bir kitap dizisiyle aktarmayı hedefliyor. Siyaset ve politika okurları için el kitabı niteliği taşıyan serinin ilk kitabı, 'Avrupa'da Türkiye'yi Savunmak'. Yayınevi gelecek dönemde 'Yeşil Sermaye ve Fransa'da Din Özgürlüğü' kitabıyla Türk modernleşmesinin örnek aldığı Fransa ve Türkiye arasındaki etkileşimi tartışmaya açacak. 'Bir Ömür Dört Darbe' kitabıyla da Türk modernleşmesinde önemli yeri olan askeri müdahalelerin bilinmeyen yönleri, farklı ilişkiler ve olayların satır araları okuyucuya sunulacak. Akçalı'nın Avrupa Parlamentosu'nda 30 yılı aşkın tecrübelerini paylaştığı 'Avrupa'da Türkiye'yi Savunmak' kitabında yakın tarihe damgasını vuran olaylar samimi bir dille anlatılıyor. Türkiye'de yaşanan askeri darbeler ve müdahaleler esnasında hem TBMM'de hem Avrupa Konseyi'nde üye bulunan tek kişi olan Akçalı, “Üç ihtilal döneminde de Avrupa Komisyonu üyesiydim. 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat. 12 Eylül döneminde komisyonun yayınladığı deklarasyonları asker de ciddiye alırdı” diyor.

Askeri müdahalelerin ardından Türkiye'ye demokrasinin yeniden gelmesinde, Avrupa Konseyi'ndeki çalışmaların etkisinin büyük olduğuna dikkat çeken Akçalı, Türkiye AB'ye girerse aleyhimizde konuşmaları engelleyeceğimiz görüşünde: “Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi hep karıştırılır. Biz Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesi olduğumuz için orada Türkiye aleyhine karar çıkmaz. Çünkü orada temsil ediliyoruz. AB'de ise temsilcimiz olmadığı için Türkiye aleyhine kararlar çıkıyor ve Türk imajı erozyona uğruyor.” Türkiye'yi Avrupa'da savunacak lobilerin olmayışının en büyük eksiklik olduğunu belirten Akçalı, bu yönde hiçbir girişim olmamasına dikkat çekiyor: “Türkler olarak lobileri kullanmayı bilmiyoruz, Avrupa'da 3,5 milyon insanımız var. Biz ise bunları birleştirip bir lobi oluşturacak yerde, orada yaşayan Türkleri birbirine düşürecek politikalar üretiyoruz. İç politikalardaki meseleleri dış politikaya intikal ettiriyoruz.”

ÜLKEYİ DARBEDE SAVUNMAK

Türkiye'nin yarım asırda gördüğü darbeler ve müdahaleler esnasında hem TBMM'de hem de Avrupa Konseyi'nde bulunan tek kişi olan Cevdet Akçalı, Avrupa Konseyi'ndeki tartışmalara hem şahit hem taraf olmuş. Türkiye'nin cumhuriyet kurulduktan sonra elindeki imparatorluk kozunu kullanmadığını belirten 'Avrupa'da Türkiye'yi Savunmak' kitabının yazarı, 600 sene beraber yaşadığımız insanlarla ilişkimizi devam ettirmeyerek en büyük hatayı yaptığımızı söylüyor.

05.05.2008

http://yenisafak.com.tr/kultursanat/?t=05.05.2008&c=14&i=115296


Yeni Çıkanlar

Melodinin oğlu

MOZART'I ANLAMAK
Alp Nadi, Yeni İnsan Yayınevi, 2008, 59 sayfa.


Alp Nadi, Mozart'ı Anlamak'ta, klasik müziğin en popüler isminin hayatındaki gerçekleri akıcı bir anlatımla ele alıyor. Yazar duru bir Mozart portresi sunuyor bize.
Mozart'ın hiç oyuncağı olmadığını biliyor muydunuz? Sokakta arkadaşlarıyla oyun oynamadı çünkü hiç arkadaşı da yoktu. Bir çocuk şaşkınlığıyla, tüm bunların arasında sadece müziğiyle ilgilendi. İmparatorlar ve papalarla yapılan kır gezilerini hiç sevmediğini öğreniyoruz, koşamadığı için. Bu yüzden açtı isyan bayrağını ve ilk 'özgür' müzisyeni oldu Avrupa'nın. Müziği imparatorların ya da soyluların tekelinde olmadı! Mozart karşımıza kahraman olarak Figaro'yu çıkardı. Kralın hizmetçisini! Sıradan biri... Çünkü çanlar birkaç yıl sonra Fransız Devrimi'yle birlikte sıradan insanlar için çalacaktı ama ilk onun notalarında hayat buldu Avrupa'da yaşanacak olan büyük değişim!
Duru ve sade bir anlatımla duyumsadığı Mozart'ı, yine duru bir anlatımla sunuyor bize Alp Nadi. Tıpkı Mozart'ın yaşadığı gibi. Tıpkı Mozart'ın istediği gibi. Belki de oldukça öz olarak hazırlanan bu esere yapılacak ilk eleştiride bu yönde olabilir. Ama çok yönlü bir sanatçıyı bu kadar kısa anlatabilmek de yazarın becerisinden ileri gelen bir durumdan başka bir şey değildir. Yazar, bu durumu kendisi şu şekilde ifade etmiştir kitap için yazdığı önsözde; "Bu kitap insanlığa bir şeyler anlatmaya çalışan çok ama çok özel bir çocuğun melodilerinin mümkün olduğunca az ve en özel kelimelerle anlatma gayretinin bir ürünüdür." Sessizliğinize özel bir anlam katmak çabasıyla oluşturulan bir kitap, Mozart'ı Anlamak.
Özellikle ailesine, yazdığı mektuplardan yapılan alıntılar Mozart'ın kişiliğine ve sanatına dair önemli ipuçları sunmaktadır okuyucuya. Babasına yazmış olduğu bir mektupta şunu söylemektedir: "Eğer az kişinin geleceğini daha evvel tahmin edebilseydim, salonu dolu görebilmek mutluluğuna erişebilmek için, büyük bir memnuniyetle konseri bedava yapardım ve bu hoşuma giderdi. Bana seksen kişi için kurulmuş bir sofrada, üç kişinin yemek yemesinden daha hüzün verici bir şey olamaz."
Kitabın içinde yer alan her başlıkta sözcüklerin arasından notalar sızıyor ve Mozart'a biraz daha yakınlaşıyoruz. Ve biliyoruz ki artık, kırık sütunlu mezarın başındaki melek, 'Requem'i düşünerek sorguluyor Tanrı'nın adaletini Viyana'da!
12 bölümden oluşan kitabın her bölüm başlığı Mozart'ın eserlerinden birinin öyküsüne yer verilmiştir. Keyifli bir Mozart yolculuğu için kitapla birlikte, bu eserleri içeren bir CD'de okura hediye olarak hazırlanmış.


Engin Berk

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7630

Su her zaman 'su' değildir...

Dallas'da inşa edilen yapay bir göl, arıtılmış kanalizasyon suyuyla doldurulacaktı. Oysa Illich'e göre bu sıvı kimyasal olarak H2O olsa da bildiğimiz suyla bir ilgisi yoktu

11/01/2008

ÜMİT ŞAHİN

Ivan Illich bir konuşmasında tarihe dönmeyi bir kuyunun dibine iple inmeye benzetir. İnerken tutunduğunuz ip dışarıda bir yere bağlıdır ve inişi yaparken sürekli yukarıya bakarsınız. Tarihe dönerken de gözünüz sürekli ileride, yani bugünde olmalı, tarihi bugünle olan bağınızı hiç kaybetmeden anlamaya çalışmalısınız. Tarihe dönmek, geriye dönüp orada kalmak demek değildir. Illich, bütün çalışmalarında, özellikle de son dönem kitaplarında, bugünü anlamak ve modern endüstri toplumunun kesin kabullerinin tarihteki kökenlerini bulmaya çalışmak için hep bu yöntemi kullanmıştır.
H2O ve Unutmanın Suları'nın yazılış serüveni, Ivan Illich'in 1984'de yaptığı bir konuşmayla başlıyor. Illich, Meksika'daki evinde, mitolojide belleği silen Lethe ırmağının suları üzerine yazılan eski bir metni çözmeye çalışırken bir telefon alır ve Dallas'da inşa edilmesi düşünülen yapay bir göl hakkındaki tartışmalardan yola çıkan bir su konferansında konuşma yapması için davet edilir. Bu göl arıtılmış kanalizasyon suyuyla doldurulacaktır, oysa Illich'e göre bu sıvı kimyasal olarak H2O olsa da, su olarak bildiğimiz yani temizleyen ve arıtan 'şeyle' bir ilgisi yoktur. Bu tesadüften etkilenen ve konuşma yapmayı kabul eden Illich, bir söyleşisinde kitabın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:
"Dallas'da konuşmamı yaptım ve salonda toplanan şehirlileri, kısa ve basit bir şekilde, geri dönüşüm tesisinden geçirilmiş tuvalet giderinin, bir fabrikadan çıkan H2O'nun, şehirlerinin etrafında organize olacağı yeni bir güzellik yaratabilecek bir madde olduğu varsayımı üzerinde anlaşmalarının tuhaf olduğuna ikna etmeye çalıştım. Sonra da oturdum ve bir arkadaşım için, daha sonra H2O ve Unutuşun Suları adıyla basılacak olan küçük bir risâle, uzun bir mektup yazdım. Suyun bir 'şey' olarak tarihinin izini sürmeye çalıştım. Yüzeyde ve derinde olan, cildin kirlerini yıkayarak uzaklaştıran, ama aynı zamanda da yalnızca bir dokunuşla ruhun derinliklerini arındıran suyun çağlarla yaşıt muğlaklığını kavramaya çalıştım. Bunlar, yani yıkama ve arındırma, tamamen farklı işlerdir. Bu da bana şu anda toplumsal olarak bizden kaçmakta olan bir madde hakkında konuşmak için istisnai bir fırsat sunuyordu."
H2O ve Unutmanın Suları, modern endüstriyel toplumda asıl anlamını yitiren ve bir kimyasal maddeye, H2O'ya dönüşen suyun izini sürerken, günümüzde küresel ısınmayla beraber susuzluk korkusunu iyice derinden hisseden kentli insanın, doğadan ve tarihsel insanlık durumundan nasıl koptuğunu, dolayısıyla da bu korkunun derin anlamını gösteriyor. Suyun tarihteki anlamına dönüp, oradan bugüne bakınca, yoksun kalmaktan korktuğumuz o 'şey'i aslında çoktan kaybettiğimizi anlıyoruz. Illich, bu çözümlemeyi yaparken, Gaston Bachelard'ın Su ve Düşler'deki unutulmaz su tanımlarından da yararlanıyor. Hatta H2O ve Unutmanın Suları'nı, Su ve Düşler ile birlikte okumanın, çok daha derin bir okuma zevki vereceğini söylemek yanlış olmaz.

Illich'e bir selam göndermek
Ivan Illich Kitaplığı'nda, Illich'in bütün eserlerinin, daha önce Türkçeye çevrilmemiş ya da baskısı tükenmiş olan eserlerinden başlanarak, on sekiz ciltte yayımlanması hedefleniyor. Önümüzdeki yılın yayın planında Illich'in ABC: The Alphabetization of the Popular Mind ve Shadow Work gibi Türkçede daha önce yayımlanmamış kitapları bulunuyor. Ivan Illich kitaplığında ayrıca Illich'in yaşamının son yıllarında yayımlanan söyleşi kitaplarına ve hayatı ve eseri üzerine yazılmış yazılara da yer verilecek. Dizinin her kitabı, bu ilk kitapta olduğu gibi, Illich'in eseriyle ilgili bir sunuşu ve eleştirel okumayı da barındıracak.
Ivan Illich Kitaplığı, hem ölümünün beşinci yılında Illich'e bir selam göndermek anlamına geliyor, hem de Illich gibi bir düşünürün modern endüstriyel toplumu yerden yere vuran radikal eleştirilerinin hâlâ ne kadar gecerli ve unutmanın sularında kaybolmamasının ne kadar önemli olduğunu farketmemiz amacını taşıyor. Bunun için de elbette, önce Illich'in düşüncelerini daha iyi anlamaya çalışmak gerekiyor. Modern endüstriyel toplumda kaybettiğimiz tek şey su değil elbette. Ama suyun aslında 'ne' olduğunu anlamaya çalışmak, vazgeçemediğimiz kabullerimizi sorgulamak için iyi bir başlangıç olabilir.

H2O ve UNUTMANIN SULARI
Ivan Illich, Çeviren: Lizi Behmoaras, Yeni İnsan Yayınları, 2007, 114 sayfa, 10 YTL.

İlgili sayfanın linki:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7178


             

DOĞAN HIZLAN'IN SEÇTİKLERİ  

Alev Alatlı Ey Uhnem! Ey Uhnem! Everest

Ross King Ex Libris Meridyen

Ali Mümtaz Arolat Bütün Şiirler Özel Yayın

Ryu Murakami Emanet Dolabı Bebekleri Doğan Kitap

H. Murat Filinte Yaklaşan Küresel İklim Krizi Yeni İnsan

 İlgili Sayfanın Linki: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8236370&tarih=2008-02-16


                

Aktüel Dergisi

Enerji Obezi Olduk!   

1990'lardan beri çevre ve enerji muhabirliği yapan gazeteci Özgür Gürbüz, 15 yıllık birikimini "Enerji ve İnekler" adını verdiği kitabında topladı. Kitap, Yeni İnsan Yayınevi'nden çıktı

EDİP OZAN ÜÇOK / edipucok@merkezdergi.com.tr

-Kitaptan anlıyoruz ki çok enerji tüketerek, işleri yoluna koymamız imkânsız. Sizin deyiminizle "bu hastalığı" nasıl durdururuz?
Yoldan çıktık, enerji obezi olduk adeta. Birileri sadece enerji değil önümüze ne gelirse tüketmemizi söylüyor. İhtiyacınız var mı yok mu sorgulamadan tüketmemiz için başta televizyon aracılığıyla reklamlarla saldırıya uğruyoruz. "Ne kadar çok tüketirseniz o kadar mutlu olursunuz"u öğretmeye çalışıyorlar. Bunu çok tehlikeli görüyorum. Şöyle bir örnek vereyim: Renkli televizyon çıkmadan önce evimde siyah-beyaz televizyon vardı ama hiç de mutsuz değildim. Renkli aldınız bu defa da büyük ekranı, LCD'si çıktı. Bu yarışın sonu yok. Enerji konusu da böyle. Daha çok enerji tüketirsek ülkenin kalkınacağı masalını yıllardır dinliyoruz. Enerjiyi ne kadar kullandığınız değil, nasıl kullandığınız önemli.
-Asıl sorun, dünyanın en zengin 10 firmasından dokuzunun enerji ve petrolle ilgilenmesi mi?
Bence enerji tüketmeme hakkımızın engellenmesinde bu büyük şirketlerin tüketimi özendirmesinin payı büyük. Bugün küresel ısınmayı durdurmak için hibrid arabaya değil daha çok otobüse, trene ihtiyaç var. Kârını petrolden sağlayan şirketlerin böyle bir çağrı yapacaklarını hiç sanmıyorum. Dünyayı kurtaracaksa bunu sade vatandaş yapacak. Ama bireysel tedbirlerle değil bizzat politika yaparak, tüketim kültürünü politikleştirerek yapacak.
-Kitapta inekler, keçiler, köpekler ve karıncaları vurgulayarak hangi noktaya değinmek istediniz?
İnsanlar devamlı evrim geçiriyor. Konformist tavırlarını pekiştiriyor, duygusal dünyalarından, ailelerinden, aşklarından uzaklaşarak robotlaşıyor. Hayvanlarsa daha bilinçli. Karınlarını doyuracak kadar yiyecek, barınak, sevgi gibi temel gereksinimlerinden fazlası için ne hayatlarını ne de dünyayı yok etme peşindeler. Bugün ineklerin trenlere bakacak zamanı var. İnsanların değil bir manzaraya, güneşin doğuşuna hatta çocuklarına ayıracağı zamanı var mı? Neden bu kadar çok çalışıyoruz, neden hızlı olmak zorundayız? Karnımızı doyurmak için mi yoksa plajda bile bize patronumuzun ulaşmasını sağlayacak son model bir cep telefonu daha almak için mi?..

İlgili Sayfanın Linki:

http://www.yeniaktuel.com.tr/hft-21000607-128,132@2100.html


YAZINSAL İLETİŞİM VE HALKLA İLİŞKİLER

Engin Berk
Yeni İnsan Yayınları

Yazımsal İletişim ve Halkla İlişkiler, gündelik hayatımızdan yola çıkarak kurgulandı. Yaşamın içerisinde fark edilmeyen noktalar, virgüller, ünlemler ve soru işaretlerinin yerleri değiştirilerek; "İşte bir de böyle bir şey var" demenin bin birinci yoluydu...

Düşüncenin soyut bir durum değil, somut bir eylem olduğu savunuldu ve imgelerin sözcük olmaktan öteye geçtiği durumlar örnekleriyle incelendi ve halıların neden uçamadığının cevabı verildi.

Eser, kolayca öznelleştirilen; "Böyle yaptım oldu" "Böyle yaptım neden olmadı acaba?" gibi işlevsiz cümlelerin yerine, belli bir nedenselliğin varlığını sorguluyor.

İlgili Sayfanın Linki:

http://www.felsefeekibi.com/dergi/s9_kitaplik.html


Kendisini “yeşil muhabir” olarak tanımlayan Özgür Gürbüz’ün ilk kitabı, “Enerji ve İnekler”, kasım ayında Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı.

Yazar kitabında, küresel ısınma konusunda verdiği bilgilerin yanı sıra bir eylem planı da  çiziyor. Konuya yaklaşım açısından, ekoloji literatüründe yer edinmesi zor olmayacak bu kitap, küresel ısınma konusundaki durumumuzu anlatırken kara mizaha başvuruyor.

Kitabın kapağında ise, muhtemelen daha önce hiç duymadığımız, yazarın soruları var:  

Yazının devamı için tıklayınız: http://www.insanokur.org/?p=66


Yüksek irtifada balayı 

Murat ve Eda Selçuk çifti bildik ihtimallerin dışına çıktı, balayını sırtlarında çantaları, 4 bin metre yukarıda Kaçkarlar'da geçirdi. Bu geziden sağlam bir evlilik temelinin dışında, bol fotoğraflı bir de kitap çıktı...

22/03/2008  

BAHAR ÇUHADAR

Ortak yaşamın resmiyete bürünmesinin balayıyla taçlandırılması, çoğu yeni evli çiftin rutini. Bir nevi, nikâha 'kuş kondurmaca'... Murat ve Eda Selçuk ise imzaları attıktan kısa bir süre sonra 4 bin metre yükseliğe vurmuş kendilerini; Kaçkarlar'a... Karadeniz'in oksijen deposuna, Selçuk çiftinin deyimiyle 'bulutların tepesinde balayı yapmaya'... 2006 Ağustos'unda çıktıkları balayı, en ufak detayı dahi atlamadan aldıkları notlar, şimdilerde 'Kaçkarlarda Balayı' adıyla kitap olarak raflarda. Karadeniz'e ilk kez temas eden Eda Selçuk ve çevre, ekoloji alanına olan özel ilgisinin ve fotoğraf merakının da etkisiyle 10 yıldan uzun bir süredir aksatmadan yaptığı Karadeniz gezileriyle bölge üzerine neredeyse uzmanlaşan Murat Selçuk büyülenerek dönmüşler İstanbul'a. Zira evliliklerinin ilk döneminde, iki dağcı olarak Kaçkarlar'da geçirdikleri günler herkese tavsiye ettikleri bir boyut katmış ilişkilerine.
Yolculuğun hissi neticesi çiftin ağzından gelsin: "Beraber yaptığımız yolculuğun, bizi başka hiçbir şekilde olamayacak kadar birbirimize bağladığını anlatmamıza gerek bile yok. Biz bu yolculukta, birbirimiz için her bir zorlu kayayı tırmanıp geçerken elini uzatan partner ya da büyük doğanın içinde hissedilen yalnızlık duygusunu sıkıca sarılarak çözen iki sevgiliydik. Bu iki insanın Kaçkarlar'daki balayında el ele vererek geçtiği patikaların kısa mesafesi, onlarca yıllık evlilik deneyimine eşdeğerdir. Beraber yaşamak birçok evli çift için rutin hayatta bazen içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu durum ancak rutinin dışına çıkılırsa aşılabilir ve beraberlik güçlenir. Şehirli yaşamın etkisiyle olsa gerek zaman zaman birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Bazen benim testosteronumla, Eda'nın östrojen ve progesteron hormonları el ele tutuşmak istemiyor. O zaman sırt çantamızı alıp yeşil planlar yapıyoruz. XX ve XY farklı 46'şar kromozomun el ele tutuşup hayatı paylaşmasının zor olduğunu söyleyenlere bir tek önerimiz var; seyahat edin."

Turist değil gezgin


Felsefe, gezi ve edebiyat faaliyetleri yürüten Boğaziçi Bilgi Topluluğu'nda tanışıp evlenme kararı alan ikili, kendilerini turist değil gezgin olarak tanımlıyor: "İstediğimiz, gezgince seyahat etmekten başka bir şey değil. Oradaki etnik çeşitliliğin, kültürün, yaşam çemberinin, inanışların, dillerin, dinlerin içerisine balıklama dalmaktan başka bir şey değil yaptığımız. Oraya gittiğimizde onlar gibi olmaya çalışıyoruz. Bir bakıma onların yaşamını taklit etme sürecine giriyoruz."

'Yazık değil mi bu kıza!'


Sırtlarında çantaları, batonları, çadırları, uyku tulumları, matları, Kaçkarlar yaylalarında sohbet ettikleri Karadenizli kadınların çoğundan aldıkları tepkiyse aynı: "Yazık değil mi bu kıza, balayında dağın başına getirmişsin!" En ufak bir boşluğu yeni yerler keşfetmek üzere ayıran çiftin bebekli seyahat projeleriyse cepte. İlham kaynakları ise Naletleme Geçidi'ni geçerken, 4 bin metrede karşılaştıkları, sekiz aylık bebekleriyle tırmanışa geçen genç çift.


Erzurum, Yusufeli, Naletleme Geçidi, Ayder, Çamlıhemşin, Pokut, Uzungöl rotasını izleyen Selçuk çifti, Karadeniz'in ekolojik olarak zarar görüyor olmasından duydukları rahatsızlığı kaleme aldıkları kitapta da, söyleşi sırasında da sık sık dillendiriyor: "Nükleer santrallar, barajlar, sahil yolu projeleriyle Karadeniz'i ekolojik olarak öldürüyorlar. 'Karadeniz'in üzerinde tepinenler var' diyorum ben. Çevreci ve ekolojistler olarak, uygunsuzluk raporlarına rağmen kalkışılan projelerin olmaması için elimizden geleni yapacağız. Olumsuz ÇED raporlarına rağmen barajların önüne geçilemiyor. Burası Türkiye'nin yağmur ormanı. Biz balayımızı Türkiye'nin yağmur ormanlarında yaptık."
Çiftin çadırda kalıp, nehir sularında yıkanarak geçirdiği yüksek irtifadaki balaylarından sonraki hedefleri Ağrı. Yakın zamanda daha kalabalık bir grupla yeni bir Karadeniz gezisi ve Kaçkarlar zirvesi yapmaya hazırlanan ikilinin en büyük hayali ise Everest...

ilgili sayfanın linki:

http://213.243.28.21/ek_haber.php?ek=cts&haberno=7305


Doğu Anadolu'yu nasıl bilirdiniz ?

BEDİRHAN BATU           


Sosyolog Mustafa Aksoy'un kitabının başlığı 'Doğu Anadolu Üzerine Bir İnceleme'. Konu Doğu Anadolu olunca, hassasiyetle ele alınması gerekiyor. Bu amaçla kitabın içeriğine bakmadan önce, kitabın özünü teşkil eden tezin hazırlandığı dönem ve yazar üzerinde durmak gerekiyor.

Aksoy'un tezini hazırlamaya başladığı 1990'ların başı, PKK'nin kitlesel bir Kürt hareketi hüviyeti kazanmış olduğu bir döneme denk gelmesi sebebiyle özel bir önem taşır. Genel kabul üzere PKK'nin en güçlü olduğu bu dönemde, Aksoy tez çalışmasını sürdürmekte, Doğu Anadolu köylerini dolaşmaktaydı. Tezini tamamladığı 1995 senesine kadar (ve daha sonraları da) Türkiye gündeminde, gazete manşetlerinde ve ana haber bültenlerinin ilk sırasındaki haberlerde, TSK'nın PKK ile mücadelesi vardı. Aksoy'un ta en başından, Kürt hareketinin temel vurgusu olan 'Kürt kimliğinin tanınması' siyaseti bağlamında, bu süreçten etkilenerek Doğu Anadolu kültürünün kodları/tarihsel kökenleri üzerine araştırma yapmaya girişmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer taraftan, yazarın mensup olduğu ve Doğu'da birçok alana yayılmış olan 'Torun' aşireti içerisindeki dilsel ve dinsel farklılıkların, çalışma için itici bir güç olduğu kanaatindeyim. Yazarın internet sitesindeki bir yazısında ifade ettiği üzere aşiret, Adana'dan Ağrı'ya kadar geniş bir alanda varlık gösterir. Zazaca, Kırmancca ve Türkçe konuşanlar vardır. Bir kısmı Sünni, bir kısmı ise Alevi'dir. Kendi aşireti içerisinde bu farklılaşmayı anlama çalışması da yazarı bu çalışmayı yapmaya itmiş olabilir.

Aksoy, 'il gider töre kalır' şiarıyla 'ilk aşkı' sosyolojiye sarılmış. Hipotezi " 'Sosyo-kültürel' unsurların tarihin derinliklerinden gelen temelleri var. Fakat zamanla değişmekte olan 'sosyo-kültürel' değerlerin başka şekillerde de görülmeleri ihtimal dahilindedir." olunca, bu hareketli ve hararetli bölge üzerinde bir kültür sosyolojisi çalışmasına girişmiş. Karşılaştırmalı bir yöntemle bölgede yaşayan; Türk, Kürt, Zaza, Alevi, Sünni vs. şekilde kendisini tanımlayan sosyal grupların gelenek ve göreneklerini incelemiş.

Daha önce bölge üzerine yapılan çalışmaların - ve genel anlamda Türkiye'deki sosyolojik çalışmaların - pozitivist metotla yapılmış olmasını eleştiren yazar, tarihi yorumbilgisini (Hermeneutik) metot olarak seçmiş. Ona göre Newton'cu fiziğin ifadesi olan pozitivizm, Türkiye'deki ilim anlayışının hala baş köşesinde oturur. Halbuki pozitivizmin Türk sosyolojisine girmesini sağlayan Ziya Gökalp bile ampirizme dayalı çalışmalar yapmamıştır. Sosyolojiyi 'sosyal fizik' olarak gören pozitivist anlayışın aksine, niceliksel araştırma yöntemleri yerine nitel araştırma yöntemlerinin kullanılması insani bilimlerin doğasına daha uygun. Tabiat bilimleri 'kavramaya', insan bilimleri ise 'anlamaya' yöneliktir. Pozitivist metot 'biricik' değildir.

Kitapta ilk olarak, metodolojik yönden Türkiye'deki sosyoloji çalışmalarını inceleyen yazar, sosyolojinin diğer alanlarla ilişkisini de irdeliyor. İkinci bölümde, aile tipolojileri ve Türkiye'de evlilik üzerine eğiliyor. Burada önce antropolojik çalışmalardan hareketle aile kurumu üzerine duran yazar, bir Morgan eleştirisi sunuyor. Kullandığı metot anlayışına paralel olarak, burada da Darvinci, ilerlemeci, pozitivist aile kavramı açıklamalarını eleştiriyor. Daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nın verilerinden de yararlanarak, Türkiye'deki aile yapılarının bölgelere ve idari birimlere göre dağılışını inceliyor. Üçüncü bölümdeki Elazığ ve Ağrı köylerindeki evlilik gelenekleri üzerine yapılan inceleme, bu alandaki bir boşluğu dolduruyor. Zira sinemamızın ve dizilerimizin sıkça malzeme edindiği 'başlık - kalın - mehir' kavramlarını stüdyoda değil, sosyal sahada ele alıyor. Bunun yanı sıra evlilikle ilgili seremonilere yer veriyor. Son bölümde ise Elazığ ve Ağrı'nın köylerinde bazı geleneklerinin incelenmesi, çalışmanın yapıldığı dönemin ( ve şiddeti bir miktar düşse de hala devam eden) sıcak ortamında geziniyor. Miras, kirvelik gibi kavramların da incelendiği bu bölümde, nevruzun etimolojisi inceleniyor. Nevruz, 'bahar bayramı', 'dini yaklaşım' ve 'ideolojik yaklaşım' çerçevesinde tahlil ediliyor. 1991 yılından bu yana Türkiye'de resmi olarak kutlanan nevruz açısından da bu inceleme tarihsel bir önem taşıyor.

Yazar, çalışmaya konu olan kavramların etimolojisine eğilirken geniş bir literatür taraması yapıyor. Bölgedeki tüm sosyal gruplarda görüldüğü üzere, kullanılan kavramların, gelenek ve göreneklerin Orta Asyalı kökenlerine değiniyor. Bu kavram, gelenek ve göreneklerin nasıl bir dönüşümden geçmiş olabileceklerine dair çıkarımlarda bulunuyor. Akademik anlamda, Doğu Anadolu üzerine İsmail Beşikçi'nin çalışmasından sonra yapılmış en geniş sosyo-kültürel çalışma olan bu kitap, yeni çalışma ve tartışmaların yolunu açacak gibi görünüyor. n

Doğu Anadolu

Üzerine Bir İnceleme

Mustafa Aksoy

Yeni İnsan Yayınları

212 sayfa

11.03.2008

İlgili Sayfanın Linki: http://yenisafak.com.tr/kitap/?t=11.03.2008&c=27&i=105022


 

Asım GÜNEŞ ---24 Mart 2008

3 bin metre yüksekte 40 kilo çantayla 10 gün 70 kilometre yürüyerek balayı

Sağlık sektöründe proje koordinatörü Murat Selçuk ile yönetici asistanı eşi Eda Selçuk'un yolları 2002'de katıldıkları Boğaziçi Bilgi Topluluğu'nda (BOBİT) kesişti. Doğa yürüyüşlerinin rotası evliliğe kadar uzadı. Balayı seyahatlerinde güneş, deniz ve kum üçlüsü yerine, aşklarının başladığı doğayı tercih ettiler. 10 günlük balayı tatilini, sırtlarında 40 kiloluk çantalarla Kaçkarların 3 bin metrelik zirvelerinde gezerek geçirdiler. Murat Selçuk, 5 yıldızlı otel odası yerine sayısız yıldız altındaki çadırı, sıcak duş yerine soğuk dereleri, deniz ve kum yerine dağ gölü ve kar kulvarlarını seçme sebeplerini "Kaçkarlarda Balayı" kitabında anlattı. Tabii böyle bir balayında birbirlerini nasıl keşfettiklerini de...



Doğaya olan ilgim babaannemin çocukken aldığı Kodak marka fotoğraf makinesiyle başladı. Ayrıca Ankara Hacı Bayram'daki evimizde kız kardeşim Öznur'la birlikte Barış Manço'nun Dağlar Dağlar parçasını söylerken sesimizi kasete çeken anne ve babamız hayatımızı yönlendirecek şeyin bu şarkı olacağını bilselerdi belki başka şarkı dinletirlerdi. Ben gezgin oldum, kız kardeşim arkeolog. Eda ile BOBİT'te tanıştık. Baktık ki aynı hayatı paylaşıyoruz, aynı şeylerden hoşlanıyoruz, hayatımızı birleştirmeye karar verdik. Eda, balayını Kaçkarlarda geçirme teklifime tereddüt etmeden evet dedi. Ancak çevremizdekiler bu fikre uzaya gidecekmişiz gibi baktı. Oysa bu yolculuk Eda ile beni, başka hiçbir şekilde olamayacak kadar birbirimize bağladı. Her zorlu kayayı tırmanıp geçerken elini uzatan partner ya da doğanın içinde hissedilen yalnızlık duygusunu sıkıca sarılarak çözen iki sevgiliydik. El ele vererek geçtiğimiz patikalar, onlarca yıllık evlilik deneyimine eşdeğer oldu.


MACERALI BİR YOLCULUKTAN SONRA NASTAF YAYLASI'NA ULAŞTIK

Erzurum Otogarı'ndan fırına benzer bir araçla Yusufeli'ne hareket ettik. Aktarma yaparak outdoor sporlarının merkezi konumundaki Yusufeli'ne vardık. Yaylalara kalkan son araca bindik, Olgunlar Köyü'ne hareket ettik. Barhal Çayı'nın yanından, oldukça keskin virajlı stabilize yolda heyecanlı bir yolculuk geçirdik. Aracımız arızalandı. Normalde 2 saat süren yolculuğu 5.5 saatte tamamlayarak Kaçkarların ilk merhabasıyla karşılaştık. Olgunlar'dan sonra şehri çağrıştıran her şeye veda ederek kendimizi saf doğanın kucağına bıraktık. İlk geceyi Deniz Gölü Pansiyonu'nda geçirdik, sabah zirve yapmak için yola çıktık. Benzersiz manzaralı vadiden geçerek Nastaf Yaylası'na vardık. Manzara sanki üzerinize eğiliyor. Yaylada yığma taşlardan oluşan 20-30 kadar ev var. 5 saatlik bir yürüyüş sonrası Dilberdüzü'ndeki kamp alanına ulaştık.

EDA ZİRVEYE 100 METRE KALA AKUT DAĞ HASTALIĞINA YAKALANDI

Hemen yeşil alana yayılıp bir şeyler atıştırarak yorgunluk attık. Sabah 03.00'te zor da olsa kalkıp zirve yoluna düştük. Dağlarda yolların yön levhası olarak kullanılan üst üste dizilmiş taşlar bize yolu gösterdi. 3 bin 375 metrede aniden karşımıza çıkan Deniz Gölü muhteşem görüntüsüyle bize merhaba dedi. Ayaklarımızı sokup mataralarımızı doldurduk ama göl kenarında kamp kuranlardan biri göle dalınca Eda bu suyu içmekten vazgeçti. Altimetre 3 bin 820 metreyi, barometre ise 1100 milibarı gösterirken korktuğum başımıza geldi. Eda yüksekliğe alışamadığı için akut dağ hastalığına yakalandı. Onu iyi bir yere yerleştirdim. Ancak Eda zirve tırmanışına devam etmem için beni teşvik etti. Ben devam ettim. Zirve defterini imzalayıp hemen Eda'nın yanına döndüm. Tekrar denemeye söz verip dönüşe geçtik. Kamp alanına indikten sonra buz gibi dere sularında temizlenip, yorgunluktan bayıldık.

NEDEN LANETLENME GEÇİDİ DEMİŞLER GAYET İYİ ANLADIK

Olgunlar'a dönüp bir gece daha geçirdik. Sırasıyla Dobe Yaylası, Lanetleme Geçidi, göller, Yukarı Kavron ve Ayder Yaylası'na doğru yola çıktık. Yolda İsrailli bir grup, derede çıplak yıkandıkları için kendilerini gören köylü tarafından nasıl azarlandıklarını anlattı. Dobe yaylasında misafir olduğumuz taş evlerden birinde, balayı için Kaçkarlar'a geldiğimizi söylememiz gülüşmelere neden oldu. İkram edilen kete, cevizi yedik, çayı içtik, yolumuza devam ettik. 3 bin 400 metredeki Lanetleme Geçidi'ni aşarken bu adın neden konduğunu daha iyi anladık. Eda'nın ayağında sorun çıksa da yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. Geçidin zikzaklı patikasından inip, aşağıda görünen masallardan çıkma göl ve yeşilliğin birbirine karıştığı manzaranın yanına vardığımızda kısa süreli bir mola verdik. Önümüze dik bir yamaç daha çıktı. Onu da zar zor geçtiğimiz de Kavron üzerindeki Büyük Deniz Gölü'nün mest eden görüntüsüyle karşılaştık. Mor renkli kantoronlar, iki renkli çiğdemler, iğneli astrantiaların baharla arzı endam ettiği yeşil patikadan Kavron'a indik. Yamaçlarda, bahçelerine kara lahana ekili evlerin arasından geçip, şirin köy havasını çoktan kaybetmiş Yukarı Kavron'a girdik. Gezginlerin uğrak yeri Şahin'in Yeri'nde ardı ardına içtiğimiz çaylar bizi kendimize getirdi.

BÜYÜLEYİCİ AYDER, ORMANLARIN İÇİNDE SAKLANAN ÇAMLIHEMŞİN

Çocukların sıktığı oyuncak tabancalar ile koca koca adamların patlattığı torpil sesleri arasında dolmuşa binerek bitiş çizgisi olan 1350 metredeki Ayder Yaylası'na indik. Ayder'in doğa olarak insanı büyüleyen ama yapılaşması nedeniyle içini acıtan manzarasını izledik. Ahşap bir binanın küçük odalara bölünmesiyle oluşmuş İstanbul Pansiyon'da kaldık. Sıcak duş ilaç gibi geldi. Yemek için Nazlı Çiçek Restoran'a gittik. Burada ne isterseniz var: Mısır çorbası, Akçaabat Kötfesi, tereyağlı muhlama, bol soğanlı salata, sürahi dolusu ayran. Ertesi gün dolmuşla Çamlıhemşin'e geçtik. Fırtına Vadisi'nde 2 bin 500 nüfuslu, yağmur ormanlarıyla çevrili şirin bir ilçe Çamlıhemşin. Türkiye'nin belki en özgün mimarisine sahip evlerden oluşma mahalleleri ormanların içine saklanmış. Fazla ilaç aldığı için 'Antibiyotik Mustafa' lakabını alan dolmuşçu ile sohbet ederek Pokut Yaylası'na gitmek için anlaştık. İlçeden çıkar çıkmaz eski ismiyle Makveris Konakları'nı gördük. Özellikle Hurşit Ağa'nın Tarakçılar Konağı ile ona nispet olarak akrabası Recep Ağa tarafından yaptırılan Dudi Konağı. İkisi de ayakta durma mücadelesi veriyor. Mustafa 13 kilometrelik, 38 dik viraja sahip yolda bizi tepeye kadar götürmeyi başardı. Hazindağ ve Samistal yaylalarını da gezmeyi düşünmüştük ama Eda'nın ayağındaki sorun yüzünden programı bitirip Ayder'e döndük. Hamam sefası ve 78 kişilik horon macerasıyla günü bitirdik. Ertesi gün Zil Kale, Fırtına Vadisi ve konakları gezdik. Vakti olanlar Çat ve Palovit şelalelerini de mutlaka görmeli. Uzungöl ve Sümela Manastırını da balayı rotamıza ekledik. Sümela yolu üzerinde Coşandere Tesisleri'nde kaldık. Odamızdaki saç kurutma makinesi Eda'yı çok sevindirdi. 10 gün süren, 70 kilometre yürüyüş yaptığımız balayımız Eda'nın ayağındaki yaralar, verilen kilolar ve unutulmaz anılarla sona erdi. Bir sonraki projemizi ise ağrı Dağı olarak belirledik.

ÇOCUĞUMUZ OLURSA ONUNLA BU GEZİLERİ SÜRDÜRECEĞİZ

Yolda gördüğümüz Uzakdoğulu gezgin kadının çok küçük yaşta olan çocuğunu sırtında taşıyarak binlerce kilometre gelip buraları gezmesi bize de ilham verdi. Oysa bizim kültürümüzde çocuk, özellikle birkaç yıl ebeveynlerin sosyalleşmesinin önünde bir engel olarak görülür. Çocuğumuz olursa, onu da yanımıza alıp gezilerimizi sürdürmeye karar verdik.

NİNE SENİN ANANDIR UŞAĞUM!

Eda'ya Pokut ve Sal yaylalarını göstermeye kararlıydım. Sislerin içinden çıkarak "Hoşgeldiniz" diyen yaşlı kadına "Hoşbulduk nine nasılsın?" deyince kafama sopayı indiriyordu. "Nine de neymuş, nine senin anandır uşağum. Aha da ben seni cebimden çikarirum" diye tatlı şivesiyle gülerek fırçaladı beni.

NE OKUYOR: Gezeceği bölgeyi tanıtan gezi kitapları ile okunması kolay şeyler.

NE GİYİYOR: Tişört, polar ve goretex mont ve bot. Bol pantolon.

NEREDE KALIYOR: Çadır

NE YİYOR: Yöresel yemekler ve enerji veren şeyler

NEYLE SEYAHAT EDİYOR: Toplu taşıma araçları

ÇANTASINDA NE VAR: Çok amaçlı çakı, kamp ocağı, yağmurluk.

ORADAN NE ALIYOR: Yöresel hediyelik eşyalar.

İlgili Sayfanın Linki: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8525091&tarih=2008-03-24


11 Nisan 2008

GDO'ya dikkat !
DEĞİŞTİRİLEN GEN Mİ? SEN Mİ? EVREN Mİ?


Prof. Dr. Şeminur Topal, Yeni İnsan Yayınevi, 2007, 192 sayfa.



Doğal kaynakların hızla tüketilmesi bilimsel araştırmaları yeni kaynak arayışında biyoteknolojiye yöneltti ve ilgi gen değişimi-aktarımı üzerine yoğunlaştı. Daha ziyade tıp ve endüstri alanlarında uygulama sahası bulan biyoteknoloji uygulamaları 90'lı yılların ortalarından itibaren tarımda Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) kullanılmasıyla tartışılmaya başladı. Çiftçiler, bilim insanları, çevreciler ve tüketiciler itirazlarını toplumsal ve siyasal hareketler aracılığı ile yükseltiler. Eleştirilerin merkezindeyse çevre, sağlık, ekonomi, hukuki ve etik kaygılar bulunuyor.
Yıldız Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. R. Şeminur Topal Değiştirilen Gen mi? Sen mi? Evren mi? adlı kitabında modern biyoteknoloji uygulamalarını, biyogüvenlik ihtiyacının nedenlerini, transgenik teknolojisini ve taşıdığı potansiyel riskleri, bu risklerin önlenebilmesi için gerekli mekanizmaları ele alıyor. Yazar bu konuları irdelerken "Transgenik uygulamaların tarımsal sürdürülebilirlik ve toplumsal güvence acısından ayrıntılı olarak irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekliliğine" vurgu yapıyor. Tarımda bir dönüşümün yaşanacağının işaretlerinin belirginleşmeye başladığı ve zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip ülkemizde ise biyogüvenlik konusunda ulusal herhangi bir norm, kural ve yönetmelik bulunmaması Topal'ın çabasını daha anlamlı kılıyor.
Transgenik teknoloji ve uygulamalar hakkında bilmediklerimizin bildiklerimizden daha çok olduğunu savunan Topal, transgenik ürünlerin uzun dönemde insan sağlığı ve çevre üzerinde yaratabilecekleri olumlu/olumsuz etkiler konusunda yeterli bilgi olmadığını ekliyor ve ayrıca bilmediklerimizin daha da önem taşıyan nitelikte olma olasılığını yüksek olarak değerlendiriyor. Bu noktada akla hemen ihtiyati tedbirler akla geliyor ki Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Cartagena Biyogüvenlik Protokolü'ne göre ihtiyati tedbir hukuksal olarak işletilebilir ve üye ülkeler genetiği değiştirilmiş ürünlerin ithalatı esnasında her türlü tedbiri alma hak ve yükümlülüğüne sahip. Yasal olarak Türkiye'de genetiği modifiye ürün ekilmiyor. Fakat yasal boşluk transgenik ürünlerin kontrole tabi tutulmadan sadece ithalatçının beyanıyla ülkeye girmesine neden olabiliyor.
Topal kitabında sadece potansiyel risklere ve evrensel kaygılara işaret etmekle kalmıyor, ulusal ve uluslararası planda etkin politikalar oluşturma, kontrol süreçlerini ve toplumun müdahil olabilme mekanizmalarını ortaya çıkarabilme konularında önerilerini ortaya koyuyor.
Barış Gençer Baykan

İlgili Sayfanın Linki: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7390


DOĞU ANADOLU KÜLTÜRÜ ÜZERİNE BİR İNCELEME
Mustafa Aksoy, Yeni İnsan Yayınevi, sosyoloji, 212 sayfa

                        

Mustafa Aksoy'un, ilk olarak doktora tezi şeklinde hazırladığı 'Doğu Anadolu Kültürü Üzerine Bir İnceleme', başlıklı bu kitap, Doğu Anadolu'nun Elazığ, Ağrı, Diyarbakır, Malatya, Şanlıurfa ve Adıyaman illerinde yapılan bir saha araştırmasına dayanıyor. Kitabın birinci bölümü, genel sosyoloji-kültür sosyolojisi ayrımından hareketle, yapılan saha araştırmasını temellendiriyor. İkinci ve üçüncü bölümler, saha bilgilerinin temeli olan aile ve evlilik konusunda genel bilgilere yer veriyor. Dördüncü bölümde de, sosyo-kültürel hayatın önemli dinamikleri olan, sosyal uyum ve bütünleşmede önemli roller üstlenen bazı kavramların etimolojisi yapılıyor. Kitabın son bölümü ise, ilk başlarda tanımlanan sosyolojik çerçeveden hareketle, genel bir değerlendirmeye varıyor. Çalışma, özellikle Doğu'nun gelenekleri ile aile ve evlilik ilişkileri konusunda önemli ayrıntılar sunuyor. 14.12.2007

İlgili sayfanın linki: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7096


YENİ ÇIKANLAR

ENERJİ VE İNEKLER

                   

Özgür Gürbüz, Yeni İnsan Yayınları, ekoloji, 126 sayfa
Özgür Gürbüz'ün 'Enerji ve İnekler'i, özellikle son zamanlarda büyük bir sorun haline gelen enerji ve ekoloji ilişkisini ele alan bir çalışma. Gürbüz'ün çalışması, dünyanın sınırlı kaynaklarına karşı, bireyi her zaman tüketmeye yönelten anlayışa karşı kaleme alınmış. Dolayısıyla kitap, insanın, doğanın imkanlarını sınırsızca tüketmesinden öte, tüketememe hakkından hareket ediyor. Dünya, yeni bir enerji krizine hazırlanıyor. Bunun en önemli nedeni, kaynak sıkıntısı değil, aşırı tüketim, enerjinin çok fazla kullanılmasıdır. Gürbüz'ün çalışması, tüketim mantığının doğada yarattığı ve yaratabileceği tahribatları, gerçekçi ve sağlam argümanlarla dillendirmesiyle dikkat çekiyor.

23.12.2007

İlgili sayfanın linki:


Siz Hiç Obez İnek Gördünüz mü ?

 

Atlas’taki çevre yazılarından da tanıdığımız Özgür Gürbüz’ün Enerji ve İnekler kitabı çıktı. Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan kitap “siz hiç obez bir inek gördünüz mü?” diye soruyor. Modern toplumun alışkanlıklarını, tüketim eğilimlerini, doğaya bakışını ve doğadan kopuşunu inceliyor. Gürbüz’ün kitabı belgelerle, sayılarla doğa üzerindeki yükü ortaya koyuyor, koruma çalışmalarına yer veriyor.         Aralık 2007


Enerji ve İnekler

Halil AKKURT

Bazı zamanlar olur, günlerce gündemde kalan olaylar beni o kadar sıkar ki, artık televizyon izlemeyi, gazete okumayı bırakırım bir süre. Bende bu sıkıntı halinin ‘Susurluk Olayı’ ile başladığını hatırlıyorum. Konu günlerce, hatta aylarca, basında yer edinir ama elle tutulur hiçbir sonuca ya da çözüme ulaşılamaz. Gündelik dilimizi bile değiştiren bu konuların sonuncularından biri de malumunuz küresel ısınma. Öyle ki, biriyle sohbet etme zorunluluğu hissediyor ve konuşacak bir şey bulamıyorsanız, küresel ısınmayı hemen yardıma çağırabilirsiniz. Benim gibi sizde artık bu ‘küresel ısınma’ sohbetlerinden sıkıldıysanız, Özgür Gürbüz’e kulak verelim: ‘Küresel ısınma meselesi sıktı artık dediğinizi duyar gibiyim. Çok haklısınız, ben de küresel ısınma sözünü duymaktan bunalmış durumdayım. Hemfikir olduğumuza göre, küresel ısınmayı bir an önce durdurup gündemimizden çıkarmamız gerekiyor.’ (s.64)

Özgür Gürbüz’ün Yeni İnsan Yayınevi’nden yeni çıkan kitabı Enerji ve İnekler, küresel ısınma konusunda verdiği bilgilerin yanı sıra bir eylem planı da çiziyor. Konuya yaklaşım açısından ekoloji literatüründe yer edinmesi zor olmayacak bu kitap, küresel ısınma konusundaki durumumuzu anlatırken kara mizaha başvuruyor. Kitabın kapağındaki, yerküreyi boynuzlarında taşıyan inek tasarımı, bir an bizi ‘karanlık ortaçağ’a götürüyor yaşadığımız ‘bilgi ve teknoloji’ çağından. Kitabın arka kapağında ise, muhtemelen daha önce hiç duymadığımız, soruları var yazarın: ‘Siz hiç obez bir inek gördünüz mü? Otlamaya geldiği her çayırı çöle çeviren kaç inek türü var? İnekler, durmadan çalışmak ve tüketmek yerine, trene bakmak gibi sosyal faaliyetlere nasıl zaman ayırır? Köpekler neden karnı tok olduğunda buldukları kemikleri gömer? Neden fazla kemiği mideye indirip, ‘‘Yarına Allah kerim!’’ demezler? Fırtınayı hisseden inek çömelir! Fırtınayı yaratan insan ne zaman çömelecek?’.          

Gürbüz kitabının ilk bölümünde, tüketim çılgınlığımızı sorguladıktan ve bunun doğaya zararlarına değindikten sonra önümüze kalkınma göstergesi diye sunulan şeylerin gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Yazarın yine başka bir yazardan alıntı yaptığı şu cümlelere bir bakalım: ‘Çocuklar silah ve sigara satın aldıklarında bu satışlar GSYİH’ya eklenir. Hiçbir aklı başında insan bunun bizim refahımızı arttırdığını iddia edemez. Bir tanker sızıntısı iyi bir şeydir, çünkü pahalı temizleme faaliyetlerine sebep olur. Evli bir çift boşandığında bu da GSYİH için iyi bir şeydir. Avukatlara para kazandırdığı gibi taraflardan en az birinin yeni bir ev dayayıp döşemesini gerektirir’(s.21).

 Yazar daha sonra dünyanın en büyük firmalarını kısa bir incelemeden geçiriyor. Dünyanın en büyük on firmasından dokuzunun enerji ve otomobil sektöründen olduklarını görüyoruz. Bu durum, küresel ısınmanın bir numaralı nedeni olan, fosil yakıtlarının kullanımının dünya ekonomisine etkisi açısından ilginç bir tablo ortaya koyuyor. Örneğin, 351 milyar dolarla dünyanın en büyük cirosunu yapan ve dünyanın en büyük birinci firması olan bir süpermarketler zincirinin yıllık karı 15 milyar doların biraz altındayken;  Rusya’nın enerji devi Gazprom 81 milyar ciro ile 20 milyar dolar kar elde ediyor (s.27). Bu kadar büyük paraların döndüğü bir çarka siyasetin su taşımaması düşünülemez elbette. ABD’deki petrol ve gaz sektörünün sadece 2006 yılındaki seçimlerde Cumhuriyetçilere bulunduğu bağış miktarı 19,9 milyon dolar (s.36). Şirketlerin lobi faaliyetleri siyasal partilerle de sınırlı değil; petrol ve türevlerinin küresel ısınmaya etkisinin olmadığını ya da çok az olduğunu kanıtlamaya çalışan kurumlar bilim arenasında(!) boy gösteriyorlar. Sonuç: Kyoto’ya imza atmaktan kaçınan ABD, Avustralya ve Türkiye.

 Gürbüz kitabın birçok bölümünde Türkiye’deki duruma da değiniyor. Daha doğrusu diğer ülkelerle karşılaştırmalı bir metot izliyor. Burada ülkemizin küresel ısınmaya katkısının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. Bunun en önemli nedeni izlenen politikalar/politikasızlıklar. İstatistiki bilgilere hiç başvurmadan siyasilerin tavırlarına bir bakalım isterseniz. Örneğin, okulların açıldığı ilk gün yaşanacak trafik felaketini önlemek için, mecbur kalmadıkça trafiğe çıkmamamız isteniyor. Susuz kalan başkentin belediye başkanı, çözüm olarak tatile çıkmayı öneriyor. Türkiye’nin ilk yenilenebilir enerji yasasının aylarca Meclis’te beklemesinin nedenini merak eden temiz enerji yatırımcılarına itiraz gerekçelerini sıralayan bir bakanımız şöyle diyor: ‘Shell ve BP gibi şirketler ve ABD Enerji Ajansı’nın başkanları ‘Yenilenebilir enerji gereksizdir.’ dediler.’ (s.98).

 

İşe kendimizden, bireylerden başlayabiliriz ancak çözüm bireysel davranış değişiklikleriyle çözülebilecek kadar basit değil (s.17), diyor yazar. ‘Enerji tüketmeme hakkı’ gibi kulağa ilginç gelen ve ilginçliği kadar da geçerli bir haktan söz ediyor: ‘Ne kadar az tüketirsek o kadar da çok yaşayacak ve yaşatacağız’,diyerek (s.7). ‘Bugünlerde bize sıkça nasihat edildiği, buzdolabının az elektrik tüketenini, otomobilin az benzin yakanını kullanarak daha az enerji tüketebiliriz; ancak yeterli değil. Yeterli değil çünkü binlerce ampul değiştirerek atmosfere salmadığımız karbondioksiti, bize seçme şansı bırakmadan kurdukları bir kömür santralıyla atmosfere salabiliyorlar. Makro enerji planları için halkın fikrini soran yok’ (s.41). ‘Bireysel önlemlere evet ama doğru politikalarla yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi şartıyla. Birkaç kişinin ya da şirketin keyfi için dünyamızdan vazgeçecek değilsek tabii (s.98-99).

 Yazar eylem planı çerçevesinde, araba başına yıl içinde yapılan kilometrelere sınırlama getirilebileceğini ve/veya aile başına düşen araba sayısına sınırlama getirilebileceğini ifade ediyor. Bu durumdan rahatsız olacak ‘otomobil severler’e, Çin’de insanların çocuk yapmalarına bile sınırlama getirildiğini hatırlatıyor ve soruyor: ‘Yoksa siz inatçı keçiler, otomobillerin çocuklardan daha vazgeçilmez olduğunu mu düşünüyorsunuz?’ (s.54). Kent merkezlerinin otomobilsizleştirilmesi konusunda başarı yakalamış olan Londra örneğini veriyor yazar. Bir de çok zorunlu olmadıkça uçakla seyahat etmeyi defterden silmemizi öneriyor: ‘…ABD’de bir cipin yıllık karbondioksit emisyonunun dokuz ton olduğu yazılıydı. ABD’deki normal arabalar ise her yıl beş ton civarı karbondioksit üretiyor. Avustralya – Avrupa arasında uçak yolculuğu yapan bir kişi, bu yolculuk süresince, ABD’deki bir arazi aracının yıllık seragazı emisyonu kadar kirlilik yaratıyor’ (s.66). Ulaşımda ilk tercih olarak seçilmesi gereken, bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması projesi olarak Viyana’daki uygulamaya işaret ediliyor. Bunun dışında, ulaşımda tercih edilmesi gereken yol olarak toplu taşıma araçlarının yaygınlaştırılması ve güneş enerjisiyle çalışan modellerin üretimi gösteriliyor. Güneş enerjisinin kullanımı açısından ele alınan Berlin ve Barselona, yıllık güneşlenme süresi açısından onlardan daha iyi durumda olan ülkemizde mükemmel işler başarılabileceğinin örneği olarak karşımızda duruyor.

Kitapta, ağaç dikme konusundaki fikirlerimizi değiştirecek şaşırtıcı bilgiler var: ‘Örneğin, neden olduğunuz karbondioksit emisyonları yerine ağaç dikme konusu, çoğu zaman yarardan çok zarar getirebiliyor. Herkes tarafından kolay anlaşılması, ağaçların sevimliliği bu projeleri öne çıkarıyor. Ancak ağaç dikmek her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor. Duke Üniversitesi’nden Robert Jackson ve ekibinin beş farklı kıtada yaptığı araştırmaya göre, yeni dikilen fidanlar bulunduğu bölgenin su kaynaklarını tehlikeye sokuyor. Ekip, fidanların yer altındaki suları emmesi ve yaprakları aracılığıyla buharlaştırması sonucu rezervlerin yarısının yok olmasına neden olduğunu ve fidan dikilen alanlardaki çay ve derelerin yüzde 13’ünün kuruduğunu saptamış’ (s.73). Anladığımız kadarıyla öncelikle yapılması gereken, ağaç dikerek neden olduğumuz karbondioksit emisyonlarının zararını telafi etmek önermesinin geçersizliğini görmek ve bunun yerine neden olduğumuz karbondioksit emisyonlarının oranını mümkün olduğunca düşürmeye çalışmak. 

Kitabı okuyanlar öyle çabucak kurtulamayacak yazarın elinden. Çünkü yazar okuyucuyu mini bir teste de tabi tutuyor. Ve işin kötüsü, testin değerlendirme ölçütü ÖSYM’nin değerlendirme ölçütünden çok daha acımasız. Dört yanlış bir doğruyu götürmüyor, her bir yanlış dünyamızdan bir şeyler alıp götürüyor. Hazırsanız, hepimizin cevabını bildiği ama çoğumuzun evde elektrikler hep açık olduğu için çalışamayıp yanlış cevapladığı, bir iki soruyu buraya alalım:

Mevsimlerden kış, dışarısı çok soğuk ama eviniz haddinden fazla sıcak;

— Pencereleri açar serinlerim

—Radyatörlerin ısısını düşürürüm

Buzdolabınız evin güneş alan bölgesinde ama maşallahı var, durmaksızın çalışıp her şeyi muhafaza edebiliyor.

—Hemen gider buzdolabına bir nazar boncuğu takarım

—Buzdolabını güneş görmeyen bir yere taşır, derecesini azaltırım. 

Kitle iletişim araçlarını savurganca kullandığımız günümüzde her şeye sathi bakar olduk. Ansiklopedileri, kütüphaneleri neredeyse unuttuk. Merak ettiğimiz şeyi ‘google’dan aramak alışkanlık yaptı. Oradan edinilen, genellikle, yarım yamalak  bilgilerle ‘kültür – sanat dedikoduculuğu’ ve ‘bilim dedikoduculuğu’ yapar olduk. Eylemlerimizi dahi işaret parmaklarımızla ‘enter’a basarak sanal imza kampanyalarına destek olmakla sınırladık (Başkan Bush ve ekibinin önerdiği gibi). Bu kitap bizi gerçeklerle yüzleşmeye ve mücadeleye çağırıyor. Ve ben artık küresel ısınmayı bir an önce gündemimden çıkartmak, bu suça ortak olmamak istiyorum.  ‘ Bangladeş, yükselen deniz sularının altında kaldığında, hayatında hiç ampul görmemiş bu insanlara ne diyeceğiz? Çocuklarının neden öldüğünü sorduklarında ne yanıt vereceğiz? Cipimizi çok sevdiğimizden mi bahsedeceğiz yoksa televizyonu kapatamayacak kadar yorgun olduğumuzu mu bahane edeceğiz? Enerji tüketmeme hakkımızı elimizden alanlara karşı mücadele etmemiz gerekirken, fosil yakıt lobilerinin peşinden giden iktidarlara destek vermemizi, cep telefonlarımız aracılığıyla yapacağımız bağışlarla telafi edemeyiz. Elbet bir gün gerçeği öğrenecekler ve bizden hesap sormaya gelecekler’(s.105). 

İlgili sayfanın linki:


İneklerin enerji tasarrufu

16.12.2007                        

Genetik bir hastalık söz konusu olmadığı sürece obez bir inek görmenize olanak yok. Oysa dünyada üç yüz milyondan fazla insan obez. Yeni çıkan Enerji ve İnekler kitabının her bir bölümünde gösterilen örneklerden de anlaşıldığı üzere inek, keçi, köpek, karınca gibi hayvanların hepsi sınırlı kaynakları insanlardan çok daha iyi kullanıyor.

SÖYLEŞİ BUGÜN
Özgür Gürbüz tarafından hazırlanan ve Yeni İnsan Yayınevi'nden çıkan 'Enerji ve İnekler adlı kitap, başta küresel ısınma olmak üzere enerji tüketimi ve çevre sorunları arasındaki ilişkiyi hem rakamsal değerlerle hem de güncel örneklerle, herkesin anlayabileceği bir üslupla anlatıyor. Bir inek günde en fazla 45 kilo ot yiyor ve sonra otlamayı kesiyor. İnsanlar ise, küresel ısınma gibi yarattıkları dev bir felakete rağmen hala ihtiyaçtan daha fazla "enerji" tüketmeye devam ediyor. Fırtınayı hisseden inek çömelip fırtınanın dinmesini bekliyor ama fırtınayı yaratan insan adeta yangına körükle gidiyor. Bu arada bugün Caddebostan Kültür Merkezi'nde saat 15.00-16.30 kitapla ilgili Hayrettin Karaca ve Özgür Gürbüz'ün katıldığı bir 'Enerji Tüketmeme Hakkı başlıklı bir söyleşi düzenlenecek.

 İlgili sayfanın linki:


  

Yeni yılı bir kitapla karşılamak isteyenlere
24 Aralık 2007

Belgin Çoban  

 

Enerji ve İnekler: Özgür Gürbüz kitabında soruyor: "Otlamaya geldiği her çayırı çöle çeviren kaç inek var?" Bu kitap küresel ısınma ve enerji konusunu masaya yatırıyor ama çok eğlenceli bir anlatımla... Kısaca Gürbüz, "İnekler bile olayı kaptı" diyor.
Yeni İnsan Yayınevi 

İlgili sayfanın linki:


 

Hasan Murat Filinte Baş Başa'nın konuğu oldu

 

TGRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Soysal'ın hazırlayıp sunduğu Baş Başa programının bu akşamki konuğu İklim Araştırma Uzmanı Hasan Murat Filinte oldu. Filinte İstanbul'da ciddi bir kuraklık olmayacağını hatta 2012 yılından sonra yağışların artacağın söyledi. 

İstanbul, 8 Aralık 2007 11:34

İlgili sayfanın linki


İnekleri örnek alın   

Eğer genetik bir sorunu yoksa obez bir inek göremezsiniz. Hayvanlar 'tüketmeme' hakkını kullanırken, insanlar bunun aksi davranışlar sergiliyor

04/01/2008 (SAADET YAŞAR )

İnekleri nasıl bilirsiniz? Ya keçileri, köpekleri, karıncaları? Daha birçok hayvanın ortak bir özellikleri nedeniyle insanlardan çok daha üstün olduğunu biliyor muydunuz? Özgür Gürbüz, Enerji ve İnekler kitabında bu ortak özelliği anlatırken, insanların artık gereksiz enerji tüketimini durdurmada hızlıca harekete geçmesini, bunu yaparken de gerekirse hayvanlardan da feyz almasını söylüyor.
Genetik bir sorunu olmadığı sürece obez bir inek görmemiz mümkün değil. Kısırlaştırılmadığı veya bir hastalığa yakalanmadığı sürece doyduğu halde verilen her kemiği yemeye devam eden bir köpeğe rastlamak da olağan değil. Hayvanlar kendi âlemlerinde 'tüketmeme' hakkını son raddesine kadar kullanırken, onlarla aynı âlemi paylaşan insanlar tam da bunun aksi davranışlar sergiliyor. Tüketim alışkanlıkları gün geçtikçe farklı türlere dağılıyor. Eski alışkanlıklarımızın dünyayı bu hale getirdiği yetmezmiş gibi 'enerji obezitesi'ne neden olan bu yeni akımlar, evlerimizdeki bazı ayrıntıların da işlevini kaybetmesine yol açıyor. Gürbüz'e göre, ışıkları kapatmaya yarayan ya da televizyonu açma kapama için kullanılan düğme hakkı verilerek kullanılmıyor. Toplu taşıma araçlarından nefret edercesine uzak durmak, asla giyemeyeceğiniz kadar elbise almak da kaçınılması gereken davranışlar.
Sanayi devrimi ile tehlikeli boyutlarda seyreden sera gazı salınımı nedeniyle bugün içinden çıkılmaz bir hal alan küresel ısınma ve iklim değişikliğini durdurmanın aşikâr formüllerinden biri de enerji tüketimini azaltmak. Tüketmeme hakkını sonuna kadar kullanan hayvanlar, postlarının ya da kürklerinin de kırışıp kırışmadığını umursamıyor ya da rengini beğenmedikleri için gidip kendilerine başka hayvanların postlarını giymeye kalkmıyorlar. İnsanların beş çayı içmelerine bir anlam veremedikleri gibi beş avına da çıkmıyorlar. Hayvanlar, dünyanın yokoluş sürecine girdiği bugünde, kendileri kadar 'ince' düşünmeyen insanlar nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı kaşıya. Enerji tüketimi ve küresel ısınma bu hızla ilerlerse gelecek on yıllar içersinde memelilerin yüzde 25'i, kuşlarınsa yüzde 12'si tamamen yok olacak. Hayvanları bu şekilde yok ederek insanlar yeni bir tüketim alışkanlığı da edinmiş olacak.

Artık çorap ütülemeyin
Ağır hareketleri nedeniyle fıkralara, yakıştırmalara konu olan inekler, günde ortalama 45 kilo ot yedikten sonra doyar ve geri kalan zamanını sosyal hayatına adar. Elektrikli dış fırçaları kullanmaz ya da çoraplarına varana kadar etrafında kumaş adına gördüğü her şeyi ütülemez, otomobiller yerine güçlü bacaklarını kullanarak seyahat eder. İnsanlar 1903 yılında ilk uçağı yaptıktan seksen yıl sonra ilk uzay mekiğini yapabilecek teknolojiye ulaştı. Oysa bugün hâlâ Thomas Edison'un 1882 yılında bulduğu akkor ampülleri kullanıyor olmamız sizce de çok şaşırtıcı değil mi? Ya da dünyanın en büyük 10 firmasının dokuzunun da petrolle ilgili sektörlerde çalışıyor olması yalnızca basit bir tesadüf mü?
Japonya, Danimarka, Almanya enerjiyi iyi kullanan ülkeler arasındayken, Türkiye enerjiyi kötü kullanan ülkeler arasında, 1993'ten bu yana lisetebaşı. Özgür Gürbüz, fırtınayı hisseden inek çömelir dese de artık fırtınanın içerisinde olmasına rağmen önlem almayan Türkiye, ABD, Romanya, Macaristan gibi ülkeler dünyanın enerjisini bilinçsizce harcadığı gibi, yerküremizin de sonunu hazırlıyor. Gürbüz'e göre artık bırakın önlem alınmalı mı alınmamalı mı diye bir sorunun sorulması, enerji kaynakları için çoktan harekete geçilmiş olması gerekiyor. Her ne kadar bireyler bazında günlük alışkanlıkların bir kısmının değiştirilmesinin olumlu etki edeceğinden şüphe duyulmasa da problem artık toplumsal boyutta alışkanlıkların terk edilmesi ile çözülebilecek gibi görünüyor. Ancak bunu yaparken de ülkelerin ittifak içerisinde olmaları ve ortak kararlar almaları da şart.

Enerji kullanım testi
1. Buzdolabınız evin güneş alan bölgesinde ama maşallahı var, durmaksızın çalışıp her şeyi muhafaza edebiliyor.
a) Hemen gider buzdolabına bir nazar boncuğu takarım.
b) Buzdolabını güneş görmeyen bir yere taşır, derecesini azaltırım.
2. Mevsimlerden kış, dışarıda sıcaklık 0 derece civarında.
a) Radyatörleri sonuna kadar açar, şort ve tişörtümü giyer, yazı beklerim.
b) Mevsime göre giyinir, uzun kollu bir penye ve pijamayla kışı geçiririm.
3. Canınız bir fincan çay çekti.
a) Su ısıtıcısını ağzına kadar doldurur, kaynarken yüzüme buhar banyosu yaparım.
b) Su ısıtıcısının içine bir fincanlık su koyar, onu kaynatırım.
4. Çamaşır makinesi yarım dolu.
a) Çok kirli olmasa da üstümdeki elbiseleri de çıkarır makineye atar, doldururum.
b) Tam olarak dolduğu gün çalıştırırım.
Sonuç: Yukarıdaki soruların hepsine veya birkaçına "A" diyorsanız, enerji tüketirken aklınızın başka bir yerde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

·  ENERJİ VE İNEKLER
Özgür Gürbüz, Yeni İnsan Yayınevi, 2007, 126 sayfa, 12 YTL.

 İlgili sayfanın linki:


 

Kaçkar dağlarında balayı yapalım mı?  

Yaklaşık iki saatte; Kaçkarlar, Ayder Yaylası, Çamlıhemşin ve civar köyleri tek tek inip çıktım cumartesi günü. Vallahi... Hep gidip göresim olduğu yerlerdi. Tertemiz hava, alabildiğine yeşillik, el değmesin diye onca mücadele verilen o doğa, insana tarifsiz huzur katıyor. Hele de yaşanan bunca huzursuzluk ve acı arasında...

 'Tembelliğimden' yola çıkamıyordum ama cumartesi, elimin altındaki teklifi geri çeviremedim... Dediğim gibi yaklaşık iki saatte, ancak günlerce sürecek bir yolu kat ettim.

Ve hepsi Murat Selçuk'un sayesinde...

Yeni İnsan Yayınevi'nden çıkan 'Kaçkarlarda Balayı' isimli bir kitap yazdı Selçuk. Kendisi bir doğa sevdalısı, bir gezgin... Eşi Eda'nın da ondan kalır yanı yok hani. Evlendikten sonra balayını geçirmek için yollara düşüyorlar. '3000 metre yükseklikte balayı mı olur?' demeyin, yapan var işte!

Üstelik Karadeniz insanının sıcaklığı, lezzetli mutfağı ve muhteşem doğası yeni evlilerin gezginliğine ekleniyor.

 Kitapta sadece yaptıkları geziyi değil, yöreye ait bilgiler de veriyor Murat Selçuk. Misal; "Fırtına Vadisi, Kaçkar Dağları ile birlikte 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye'nin yağmur ormanlarının sadece bitki çeşitliliğiyle değil, aynı zamanda yırtıcı kuşların göç koridoru olması sebebiyle de ayrı bir önemi var."

Karadenizli olmamasına rağmen Karadeniz'in tükenmesinden büyük üzüntü duyan Selçuk, öyle içten anlatıyor ki yörenin her metrekaresini... O nedenle... Benim gibi tembellere şimdilik ve en fazla, bu kitabı okumalarını tavsiye edebilirim. Hatta belki balayı için başkaları da Kaçkarlar'a gider, kimbilir...

Belgin Çoban

03.12.2007

Sabah Gazetesi

İlgili sayfanın linki:


Enerji ve İnekler              

 28/11/2007

Ömer Madra: Çevre gazetecisi Özgür Gürbüz’le beraberiz, yeni yazdığı kitap üzerine konuşacağız. Hoş geldin. 

Özgür Gürbüz: Hoş bulduk. Ben kendime ‘yeşil muhabir’ diyorum daha çok!

ÖM: Tamam, öyle de diyebiliriz. Çevre haberciliği üzerine epeydir Türkiye’de gelişen bir durum olduğu söylenebilir bence. Gazeteler haber takibine başladı. 

ÖG: Doğru, bir kaç gazete özellikle bu alandaki haberleri artık öne çıkarmaya ya da önemsemeye başladı, bu iyi bir gelişme. Bundan sonraki adım herhalde derinlemesine haber yapmak olacak. Şimdi hâlâ, -Türkiye’deki bir çok gazete için söylüyorum, bir iki gazete var bunların dışında tutacağımız- bir gazete haberi demek bir felaket haberi demek, bir de onun fotoğrafı olursa harika! Özellikle de hafta sonları, gündemin boş olduğu zamanlarda veya Pazartesi günleri böyle. Ama bu değişmeye başladı, bunun arkasını da getirebilirsek çok iyi. Çünkü haber takibi, özellikle çevre konularında çok önemli.
Avi Haligua: Takibin ötesinde bir de sebep-sonuç ilişkisi ve yapılabilecekken nelerin yapılmadığı ile birlikte verilmesinde fayda var.

ÖG: Çok doğru. Umuyorum ki oraya doğru gidecek. Tabii uzmanlık gerektiren bir konu, ne yazık ki çok dallanıp budaklanan bir konu; trafik sorunundan tutun hayvan haklarına kadar uzanan koskoca bir yelpazeden bahsediyoruz, ya da enerjiyle çok ilişkili. 

ÖM: Bir de başımıza iklim çıktı, dünyanın en basit konusu sayılmaz doğrusu. Bilmiyorum bana katılır mısınız, mesela Kaz Dağları’ndaki altın arama konusunda, medya, hem oradaki üreticilerle, oranın sakinleriyle, hem STK’larla görüşerek,  onları yakından takip ederek meselenin iyi bir fotoğrafını vermeye çalıştı, biz de üzerimize düşeni yapmaya çalıştık. Belek’te golf sahası yapmak için kesilen ormanlarla ilgili olarak, gerek havadan çekilen fotoğraflarla, gerekse golf ilgilileri sıkıştırarak bilgi verdi medya. Nükleerde ne oluyor bilmiyorum, ama bir kıpırtı olduğu söylenebilir çevre haberciliği konusunda belki. 

ÖG: Belek ve Kaz dağları bir çok gazetecinin, yazarın, çizerin gittiği, bildiği yerler. Benim sıkıntım sadece bunun görünüyor olması aslında. 

AH: Ben de tam onu söyleyecektim, kişisel deneyim de çok önemli hale geldi aslında, gazeteci için de öyle olmalı ki, görmediğimiz yerler tamamen gündem dışına itiliyor. 

ÖG: Kesinlikle öyle. Mesela Munzur Vadisi’nden bahsettiğinizde kimse orayı görmediği için, hiç gitmeyeceği için buradaki haber aynı önemi taşısa da gündeme gelmiyor. Orada da barajlar kurulmaya çalışılıyor, orada da altın aranıyor, ama Munzur gündeme gelmiyor veya Gümüşhane’de veya Artvin’de yine altın madenleri var, bunlar gündeme gelmiyor. Buraya doğru gitmesi lazım, ama olumlu gelişmelerin olduğu kesin, bunu da yadsımamak gerekir. 

ÖM: Yatağan’da da mesela, kömürle çalışan ikinci termik santral gibi, bütün bu olan bitenden sonra insanın aklını durduracak nitelikle olaylar olabiliyor. Yatağan da Kaz Dağları kadar yakından takip edilmedi medyada, ama Anadolu Ajansı’ndan gelen habere göre, bizzat orada yaşayanların hem de STK’ların Yatağan’da ikinci kömürlü termik santrali kurmak isteyen şirketin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu anlatan temsilcilerine “yok, kazın ayağı öyle değil!” diye karşı çıkması, hatta çocuğu ile gelen bir hanımın “ben bu çocuk için, gelecek kuşağım için buraya bir santral yapılmasına karşı duracağım” demesi çok olumlu. 

ÖG: Çok önemli bir gelişme görmeye başladım; çevre sorunlarında karşı çıkanlar genellikle küçümsenirdi halk tarafından, çevreciler bir şey bilmez, “bir kaç çiçek böcek uğruna aslında çok önemli bir yatırıma karşı çıkıyorlar” diye düşünülürdü. 

AH: Ya da romantiklerdir, üç tane ağaç kesilecektir, o üç ağaç kendisini sübvanse eder, ama arada da bir fabrika konmuş olur gibi bir düşünce vardı. 

ÖG: Şimdi bu tam tersine döndü, ne zaman bir çevre konusu gündeme gelse, çevreciler bir şeye karşı çıksa, mesela Yatağan’da termik santrale karşı çıksa, veya altın Kaz Dağı’nda, onlara karşı suçlama dönüp dolaştığı “vatan hainliği” oluyor, teknik ve sağlam bir argüman sunamamaya başladılar, çevreciler o kadar donanımlı çıkıyorlar ki bu mücadeleye, genellikle konuyu karşıdaki firmadan, madencilerden daha iyi biliyorlar. Sanıyorum firmaların da derslerini daha iyi çalışıp gelmeleri gerekiyor. 

ÖM: Ama yok çalışabilecekleri bir konu, kömür yakan santrallerin bütün dünyada derhal, 10 yıl için ya da 5 yıl için durdurulması, morotoryum ilan edilmesi, ondan sonra eğer teknoloji gelişmiyorsa da tümüyle yıkılması gerektiğini dünyanın en önemli bilim insanları söylemeye başlayınca, nasıl bir argümanla çıkacaklar.

ÖG: Uluslararası Enerji Ajansı’nın yeni bir raporu yayımlandı 15 gün önce, yeni kömür santrallerinde karbondioksit emisyonlarını %50 azaltabiliyorlarmış. Bu çözüm müdür değil midir bilmiyorum, ama bunu aslında onlar da bilmiyorlar. Yani durum o kadar kötü ki... Türkiye’de bu kadar senedir Yatağan’dan Gökova’dan bahsediyoruz, küresel ısınmanın çok öncesinden, yıllardır süren şikâyet baca gazı arıtma tesisleridir. Türkiye’de şu anda 2 santralde bildiğim kadarıyla baca gazı arıtma tesisi var bütün bu yaygaraya rağmen.

ÖM: Evet inanılacak gibi değil.

AH: Bir yandan da demin bahsettiğin gibi raporları okumaları, yeni teknolojileri takip etmeleri gerekmiyor mu? Biz iyi hazırlanmış olabiliriz ama demek ki yeterince büyük bir baskı kuvveti oluşturamadığımız da bir gerçek. Yani oluşturduğumuz yerde onlar da herhalde başka türlü alternatif arayışlarına gireceklerdir. 

ÖG: Bunun çok iyi örneğini Kaz Dağları’nda gördük. Bergama altın madeni tartışmaları sırasında, 10 yıl önce, 96-97 yıllarında ben Yeni Yüzyıl gazetesindeydim ve hiç yeraltı madenciliğini duymamıştım; en kolayı yer üstünden toprağı aldığınız gibi atıyorsunuz sonra siyanürle ayrıştırıyorsunuz altın çıkartıyorsunuz, oysa şimdi madenciler, “Kaz Dağları’nda belki yeraltı madenciliği yapılabilir” demeye başladılar. Demek ki sıkıştılar ve bu noktaya geldiler. 

AH: Maliyeti yüksek yöntemleri tercih etmeye başlıyorlar.

 ÖG: Bu, 10 sene önce de olan bir yöntemdi ama Bergama’da hiç konuşmak istemediler bunu.

 ÖM: Tabii, çünkü çok daha kârlı bir yöntem diğeri. Biraz kitabından söz edelim.

AH: Bir yandan da başka gelişmeler de var; medyanın ilgisi  ve aktivizm kısmı gelişiyor ama bir yandan da bu konuda perspektif geliştirmeleri konusunda da adımlar atılmaya başlandı. Geçen hafta Ümit Şahin’le Ömer Madra’nın birlikte yazdıkları kitaptan bahsetmiştik. Türkçede çeviri kaynak zaten azdı, bir yandan çeviriler artmaya başladı bir yandan da doğrudan Türkçe kitaplar da çıkmaya başladı iklim değişikliği ve iklim değişikliği politikası üzerine. Seninki de, aslında bu az sayıdaki kitaptan biri. İlginç bir tarafı var; hayvanların mı insanların mı daha akıllı olduğuna dair bir soruyla başlıyorsun, ineklerle insanlar arasında bir analoji kuruyorsun. Neden inek, köpek, keçi, karınca diye devam ettirmeyi tercih ettin? Kitabın bölüm başlıklarını söyleyeyim henüz okumamış olanlar için, -ki okumamış olma ihtimaliniz yüksek, daha yeni dağıtımı başladı- Enerji ve İnekler, Enerji ve Köpekler, Enerji ve Keçiler, Enerji ve Karıncalar ve Fırtınayı Hisseden İnek Çömelir bölümlerinden oluşuyor kitap.

ÖG: İsterseniz sondan başlayayım, ineklerin çok sevdiğim bir özelliği var; fırtına çıktığında otlayan bir inek olduğu yerde çömeliyor ve fırtınanın geçmesini bekliyor. Yani fırtınanın üstüne gitmek gibi bir derdi yok. Küresel ısınmayı bir fırtınaya benzetirseniz, üzerimize geliyor, bunun sorumlusu biziz, yaptığımız işler, yani her hareketimiz belki de şu anda o fırtınaya yol açıyor, ama insan hiç bir şey yapmadan devam etmek istiyor, en büyük sorun bu. Kitapta ele aldığım bütün hayvanların bir özelliği var, keçiler inatçıdırlar mesela, bunu “aslında keçiler kadar inatçı olmalıyız bu mücadelede” mesajını vermek için kullandım. Köpeklerin hepimizin bildiği çok basit bir özelliği var, fazla kemik bulduğunda toprağa gömer, saklar. Ama insanlar sofrada ne var ne yoksa, sanki yarın ölecekmiş gibi silip süpürüyorlar yemek yerken. Sadece yemek yerken değil, alışverişe gittiğinde, o büyük alışveriş merkezlerine girdiğinde ihtiyacından fazla kıyafet alıyor ve her alınan kıyafet fazladan enerji tüketimi demek aslında, çünkü bunun için enerji harcanıyor. Mesela inekler 45 kilo ot yer, ama ondan daha fazlasını yemez, yani çayıra başıboş bırakıldığında çayırı silip süpüren bir inek yok. Ama Kaz Dağları’na insanları bıraktığınızda Kaz Dağları’nı silip süpürebiliyor insanlar. Bunu da sadece 10 senelik bir kâr için, hiç geleceği düşünmeden yapıyor. Hayvanların bu özelliklerinden yola çıkarak insanları biraz kızdırmak istedim açıkçası, ama genelde kitap enerji tüketmeme hakkıyla ilgili. Bunun ilginç olduğunu düşünüyorum, durmadan hep haklardan bahsediyoruz, insan hakları gibi, sağlıklı yaşama hakkı gibi, çok temel bir hakkı atladığımızı düşündüm, insanların enerji tüketmeme hakkı olmalı. Ben İstanbul’da yaşıyorum, eğer beni her gün bu dev kentin bir ucundan bir ucuna özel araba ile gitmeye zorluyorsanız beni fazla enerji tüketmeye teşvik ediyorsunuz demektir, benim enerji tüketmeme hakkımı gasp ediyorsunuz.

 AH: Bir hakkın hak olduğunu kabul edildikten sonra, bu hakkın hayata geçebilmesi için ne gibi mekanizmaların ihtiyaç dahilinde olduğu konuşulur hemen ardından. Öyle bir hak olduğu kesin, çünkü bu konuyla ilgili çok fazla konuşulmaya başlandığını görüyoruz. Bu hakkı nasıl uygulayabiliriz İstanbul’da? 

ÖG: Sorun da zaten burada, enerji söz konusu olduğunda bize önerilen hep bireysel eylemler, “ampulünüzü değiştirin” vs., elbette bireysel tercihlerin sonuca ulaşacağına inanıyorum ama çok uzun zamana ihtiyaç var ve o kadar zamanımız yok, bu yüzden de hükümetlerin, yasa yapıcıların devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum. Kitapta da bunun örneğini vermiştim, hep konuşuyoruz, televizyonu düğmeden kapatırsanız %5 daha az elektrik harcamasını sağlıyorsunuz bu aletlerin, halbuki bence artık böyle bir lüksümüz yok, o uzaktan kumandalarda on-off dediğimiz açma-kapama düğmesini ortadan kaldırırsanız imalat aşamasında, herkes paşa paşa kalkıp televizyonunu düğmesinden kapatır.  

AH: Ama gidişat tam aksi yönde, televizyonu kapatabilmek için televizyonun üzerinde bir tuş dahi yok zaten, yani doğrudan standby pozisyonunda kalmak üzere tasarlanmış televizyonlar. 

ÖG: Ne yazık ki öyle.

 AH: Burada söylemeye çalıştığın şu sanırım; tüketicinin alışkanlıklarını değiştirmesi kadar, üreticinin de ürettiği ürüne dair değişiklikler yapması lazım? 

ÖG: Yasa yapıcıların bir işlevi olması lazım, eski çevre bakanı Osman Pepe’nin bence o çok kötü demeci her şeyi özetliyor: “Ayşe teyze düdüklü tencere kullansın” demek hükümetin görevi değildir, madem bu kadar ihtiyaç var, hükümetin düdüklü tencerenin üzerindeki vergileri, ÖTV’yi, diğer vergileri indirerek, düdüklü tencereyi, kullanılabilir kılması gerekiyor.

 ÖM: Tam da bu noktada, yeni hazırlanmakta olan, aslında şimdi çeşitli olaylar yüzünden biraz gündem dışı kalmış olan sivil anayasa meselesinde de aynı durum var. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir hak olmaktan çıkarılması, bu konuda yapılması gerekenleri devletin bir görevi olmaktan çıkarılması söz konusu. Söylediklerine aynen katılıyorum; bireysel olarak yapılacak pek çok şey var şüphesiz ki, toplu taşıma araçlarını daha çok, arabayı az kullanmak gibi şeylerden başlamak üzere, akla, sağduyuya, mantığa uygun pek çok şey yapmak hem gerekiyor hem de bu doğal bir süreç. Ama bununla yetinilebileceğini söylemek yanlış, çok önemli bir noktaya işaret ettin bence. Hükümetler, karar alıcılar, ana görevlerini bireye bırakıyorlar.

ÖG: Bireysel önlemleri kesinlikle yadsımıyoruz, tabii ki insanlar kendilerini değiştirecek ki, içinde bulunduğumuz sistem de değişsin, ama acil yapılması gereken bir şey var, küresel ısınma çok ciddi bir sorun, önümüzde 10 sene içinde ne yaptıysak yaptık, yapmadıysak sadece ölen insanları saymaya başlarız, bu kadar ciddi bir konuyla karşı karşıyayız. Mesela evlerimizde kullandığımız akkor ampullerin satışı İngiltere’de önümüzdeki yıldan itibaren yasaklanıyor.
AH: Avustralya’da yasaklandı bile.
ÖG: Aslında en bilinçli toplumlarından bahsediyoruz, demek ki tüketicinin kendi başına tercih yapması işlemedi ve hükümetler kesin çözüm için bunları yasakladı. Edison ampulü 1879 yılında yapmış, 1990’lara gelene kadar bu verimli ampul dediğimiz ampuller hiç konuşulmamış bile. Bir kıyaslama yaptım, ilk uçanlar Wright Kardeşler, ilk uçtuklarında 1905’ti sanıyorum ve 1980’lerin sonunda uzay mekiği ile uzaya gitmişiz. Uçakta bu kadar büyük bir teknolojik gelişme olmuş ama ampulde hiçbir ilerleme yok. Birileri bizim aslında enerji tüketmemizi istiyor.
AH: Şimdiye kadar kimsenin çok umurunda değildi diyebilir miyiz? Mesela uçakta teknolojiyi geliştirmeye çalışırsınız, tam da piyasa koşulları yüzünden çünkü tükettiğiniz enerjinin maliyeti yüksektir, düşürmeye çalışırsınız daha çok kâr etmek için, ama 100 wattlık bir ampulün size götürüsü çok fazla değildir, bunun 100 yerine 20 watt’a düşmesi sizin faturanızda ciddi bir değişiklik yaratmaz. Tabii ne kadar yaktığınıza ve kaç adet ampul olduğuyla bağlantılı ama sonuçta küçük bir maliyettir. Küçük bir maliyet için de araştırma geliştirme fonlarını oraya harcayacağına büyük kâr getirecek konular üzerine gitmek daha anlamlı serbest piyasa mantığında.
ÖG: Zaten öğretilen de budur, 30 bin liralık bir araba aldığınızda didik didik edersiniz arabayı, ama elektrik faturasını kimse didik didik etmez. Yani fatura her ay gelir, bir sürü para çıkar cebinizden düzenli olarak, ama onu vermek zorunda olduğunuzu hissedersiniz.
Kitabın ilk başında özellikle petrol şirketlerinden başladım; dünyanın en zengin 10 şirketi sıralaması çok ilginç bir sıralama bence. Yani insanların buna dikkatli bakması gerekiyor. En başta Wallmart var biliyorsunuz, Wallmart’ın yıllık cirosu 351 milyar dolar ama yıllık kârı 11 milyar dolar sadece. 351 milyar dolar ciro yapıyor, dünyanın en büyük firması, ama kârına baktığınızda 11 milyar dolarda kalıyor. Listenin sonundaki petrol şirketi Total’e bakın, 168 milyar dolar cirosu var, yani Wallmart’ın yarısı kadar, ama kârı 14 milyar dolar, Wallmart’tan 3 milyar dolar daha fazla.
ÖM: Oransal olarak kat be kat fazla kâr ediyor.
ÖG: İlk 10’daki firmalara baktığınızda hepsi petrolle ilgili işler yapıyor Wallmart dışında.
AH: Ya petrol, ya da otomotiv.
ÖM: Çevre ve iklim meselelerine yönelik kitapların çoğunun temel amacı hükümetlere hem ulusal düzeyde hem de uluslararası düzeyde baskı oluşturmak bu konuda. Yani, karbon vergisi olmadan istediğimiz kadar düdüklü tencere kullanalım, ampulümüzü değiştirelim bu işten kurtulamayacağımız apaçık ortada.
ÖG: Karbon vergisine gelene kadar hükümetin karbondioksit emisyonlarını kısması, bu konuda hedef koyması lazım. “Kyoto’ya olumlu bakmak”la hiçbir şey olmuyor. Ben de bir çok şeye olumlu bakıyorum, mesela gazetede %50 zam verseler bana olumlu bakarım, ama %50 zam cebime girmediği sürece bana hiçbir katkısı olmaz. Kyoto’ya da olumlu bakabilirsiniz, hatta 10 sene olumlu bakın, ama Kyoto’yu imzalayıp cebinize koymadıktan sonra Türkiye’deki hiçbir insana olumlu katkısı olmaz.
ÖM: Konulara çevreci ya da yeşil baktığınız zaman, “enerji tasarrufu” dediğiniz zaman, “ayakların biraz yere bassın canım” deniyor, oysa bence enerji tasarrufuna gitmek en ekonomik yol da aynı zamanda. En ucuz maliyetli yol, çözüm zaten enerji tasarrufundan geçiyor.

ÖG: Mesela bir rüzgâr türbini kurduğunuzda, 1 kilowat başına 20 gr. karbondioksit salıyor, yani çok az. Bu yüzden rüzgâr enerjisi çok önemli bir kaynak, herşeyden önce tasarruf yapıyorsun, sera gazlarını indiriyorsunuz, küresel ısınmayı da durdurmaya başlıyorsunuz.
AH: Dünyanın en büyük 500 firmasından ilk 10’una bakacak olursak, bu durumda böyle bir ekonomik tasarruf ekonominin bütünü açısından kârlı olabilir, ama o en büyük 10 şirket açısından felaket olur ki yönetenlerle bu 10 şirket arasındaki doğrudan ilişkiler fasiküller tutar herhalde. Dünyanın nasıl yönetildiğini biliyoruz. Temel problem bu galiba?
ÖG: Türkiye’den örnek verelim, Bence Ali Babacan’ın tarihe geçecek bir sözü vardı; yenilenebilir enerji görüşmelerinin olduğu sene 2005’te işadamlarını onu ziyaret ediyor, çünkü Ali Babacan’ın engellediğini öğreniyorlar yenilenebilir enerji yasasını, ki 1 sene boyunca engellendi, Meclis’e bir türlü gelmedi, o da şunu söylüyor “ben Amerikan Enerji Ajansı’na, BP’ye sordum, yenilenebilir enerji gereksizdir dediler” diyor.
ÖM: Gerçekten mi?
ÖG: Kitapta da var, Dünya gazetesinde yayımlanmıştı, inanılır gibi değil.
ÖM: Doğrusu bunu bilmiyordum. E, bir bilene sormuş!
ÖG: Evet BP’ye sorarsanız alacağınız cevap belli.
ÖM: Başkasına sorup başka bir cevap da alabilirdi.
AH: “Böcek ilacını en yakın nereden alabilirim?” diye sivrisineğe sormak gibi bir şey, “Gerek yok ya, her şey iyi” dışında vereceği bir cevap yoktur herhalde.
ÖG: Nükleer yasa Meclis’ten geçti, onu da nükleercilere sormuşlar. Yasada diyorki, “firma enerji santralinin sökümünü Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, TAEK’in belirleyeceği koşullarda yapar.”  TAEK’le konuştum, bu yasa çıkarken daha santralin nasıl söküleceği belli değil, TAEK oturacak, düşünecek, hazırlayacak bir şeyler, sonra ona göre santral sökülecek. Ama yasa geçti bile. Şimdi bundan sonra TAEK “nükleer santral sökümü şöyle olur” derse gelirsiniz Sinop’ta veya Mersin’de nereye kurulacaksa santral, kapısına bir tabela çakarsınız, “sökülmüştür” dersiniz olur biter. Yönetmelik böyle hazırlanırsa böyle olacak. Böyle bir yasa nasıl geçer? Hiçbir şeyi görmeden her şeyi 4 sayfaya sığdırıyorsunuz.
ÖM: Dünyanın muhtemelen en tehlikeli, en karmaşık ve en tartışmalı konularından biri. Bunu sadece çevreciler ile yerleşik düzen arasındaki tartışma olarak öngörmüyorum. Doğrudan doğruya maliyetinden başlayarak düşünelim; 3 milyar dolardan aşağı mal edilebilir mi, edilemez mi? Oxford araştırma grubu, “yüzyılın içinde 3 bin tane yapılmazsa küresel ısınmaya hayatta deva olamaz” diyor. Oysa yeni yapılan da sadece 31 tane var. Sonuç olarak bu kadar karmaşık bir konuda 4 sayfalık, müsvedde gibi denebilecek bir metinle bu yasayı çıkartmak çok endişe verici aslında. Enerji Bakanı’nın diyeceği bir şey vardır herhalde?
AH: Bence sormayalım!
ÖG: Yasanın 5. madde 3. fıkrası diyor ki, “şirket TAEK’in yayınlayacağı ölçütler çerçevesinde yakıt temininden ve işletme döneminin sonunda santralin devreden çıkarılması ve sökümünden sorumludur”. TAEK bunları belirleyecek. Hangi şirket bu ihaleye girer? Bunu da anlamıyorum, bir de nükleer santral için böyle bir ihale nasıl olabilir?
AH: Bu ihaleye giren iyi niyetli midir, o da belirsiz.
ÖG: Bu çok ciddi bir şey, kömür santrali gibi, baraj gibi nükleer santral yapmaya çalışıyorlar, ihale  tamamen rekabete dayalı, en ucuz fiyatı veren, yani devlete en çok katkı payını veren ihaleyi alacak. Kâr etmek isteyen bir şirket için resmen bu işi doğru yapmamaya teşviktir, çünkü en ucuz yapmaya çalışacaksınız. “Ucuz etin yahnisi pahalı olur” diye bir söz var, nükleer santralde böyle bir şeyi kaldıramazsınız, en ufak bir hatayı kaldırmayacak bir konu. Maliyeti düşürmeye teşvik ediyor bu yasa.
ÖM: Bir de ne kadar enerji tasarrufuna yol açacağı, küresel iklim değişikliğini yavaşlatmada ne kadar payı olabileceği gibi hesaplar hiç yok.
ÖG: Zaten böyle bir plan yok, bu yasanın son bir sayfası da kömür santrallerine teşvik için eklenmiş bir şey. Böyle bir ciddiyetsizlik olamaz. Nükleer enerji ile ilgili bir yasa hazırlıyorsunuz ve bu hükümet iktidara geldiğinden beri nükleer enerjiden bahsediyor neredeyse, bunun affı yok. Ciddi ciddi çalışsalardı belki biraz başka şeyleri konuşuyor olacaktık burada, ama 4 senedir yapılan 4 sayfalık bir müsvedde parçası, yani ciddi anlamda çok kötü. Onun da bir sayfası kömür santrallerine teşvik için ayrılmış, 1000 megawatt’ın üzerindeki kömür santrallerini 15 yıl boyunca enerji alımına dair bir teşvik, 1000 megawatt’ın üzerinde olacak, 2014’e kadar işletmeye girecek en geç.
ÖM: Kömür santrallerinin bütün dünyada acilen ve derhal yasaklanmasını, kömürle yakılan bütün enerji santrallerinin yeryüzünün heryerinde yasaklanması, bir moratoryum konması önerilirken, Türkiye’de teşvik getiriliyor! Bu aklın alacağı bir iş değil gerçekten.
AH: Bu ayın başında rüzgâr enerjisi için de bir ihale açıldı, onun için de benzer teşvikler var mı?
ÖG: Rüzgârda 10 senelik alım garantisi var, ama böyle bir şey yok. İnanılmaz şeyler var, nükleer santrallerin söküm işlerinde devlet işe giriyor, %25’ini hükümet karşılayabiliyor, eğer parası yetmezse.
AH: Vergi toplanacak zaten.
ÖG: Ayrıca elektrikten katkı payları var, nükleer pahalı bir iş, onlar da aslında bu yasa ile bunu resmen ortaya koyuyorlar; bu iş pahalı, o kadar kolay değil. Bu kadar yıl boyunca “rüzgâr işe yaramaz” dediler, “pahalı” dediler, “kesilir” diye insanları korkutuyorlar bir sürü şey söylüyorlar.
AH: Sürekliliği olmaz.
ÖG: Rüzgâr kapasitesinin iki katı üzerinde başvuru geldi özel firmalardan, devletin hiçbir payı yok. Burada özel firma giremeyeceği için bir madde konmuş, “gerekirse kamu yapar nükleer santrali” diyorlar. Yani kendilerinden o kadar emin  değiller, eğer nükleer enerji ucuz olsaydı, temiz olsaydı, sorunsuz olsaydı bugün özel şirketleri durduramazdınız. Referans gazetesinde vardı bugün, Sabancı Holding en hevesli şirket, onlar bile bu yasaya isyan ediyorlar. Açıkçası bence bu nükleer yasa az önce bahsettiğimiz kömürle ilgili maddenin bir paravanı olarak geçirildi. Buradan çıkacak sonuç kömür santrallerinin yapılması, yoksa hiçbir aklı başında enerji firması bu yasayla nükleer santral yapmaz, eğer başka bir bildiği yoksa.
ÖM: Küresel ısınma açısından, doğrudan doğruya ölümün ta kendisi olduğu ispatlanmış durumda artık  kömür yakan santrallerinin,  bıraktım çevre kirliliğini, Yatağan’daki gibi kanser yapmasını. Mesela Amerika’da cıva zehirlenmesi yüzünden, 600 bin bebeğin geri döndürülemez beyin hasarıyla doğduğu belirtiliyor.
ÖG: Sadece kömür santralleri yüzünden değil mi?
AH: Sadece Silopi’de 6 ay içinde 600’ün üzerinde düşük haberini vermiştik termik santrallerle bağlantılı olarak.
ÖM: Böyle bir araştırmayı daha yeni okuduk; dolayısıyla -radyasyonu geçiyorum- küresel ısınma açısından nükleerin belki nispeten iyi olduğuna dair bir argüman dahi ileri sürülebilir kömür ve petrolle kıyaslandığında, ama kömür şu anda gerçek bir idam fermanı, bunu herhangi bir rapordan okuyabilirsiniz dünyadaki ve Türkiye’de onu geçirmek için bir de nükleeri kullanıyorlar. inanılacak şey değil! Ne diyeceğimi bilemiyorum.
ÖG: Diyecek bir şey var tabii, insanlara şunu anlatmak lazım; nükleerin teknik bir zorunluluk olduğu masalına inanmasınlar. Türkiye için konuşuyorum, Türkiye’nin enerji politikası Türkiye’ye has bir politikadır, bunu anlamak lazım; Türkiye’nin enerji kaynaklarına baktığınızda dev gibi potansiyeller var, rüzgâr türbini kurmaktan da öte Türkiye’nin yapacağı işler var. Biz enerjiyi hiç akıllıca kullanmıyoruz, çok basit bir şekilde anlatmak gerekirse, Almanya’da aynı işi 4 kat daha az enerji kullanarak yapıyorlar. Bütün ülkelerin istatistiklerini buldum, inanılmaz bir şey , adi Almanya’yı falan bırakalım, Balkan ülkeleri, eski Doğu Bloğu ülkeleri de çok kötü kullanıyorlar enerjiyi, ama bunu hızla değiştiriyorlar. Türkiye’de son 10 yıla bakıyorsunuz neredeyse gram oynamamış.
ÖM: Son bir soru, bunun cevabını kimsenin bileceğini sanmıyorum ama ikinize de sorayım; neden böyle yapıyorlar?
ÖG: Birileri enerji tüketmemizi istiyor, bu işten para kazananlar bence bu işin arkasında lobi faaliyetleri yapıyorlar. Bunu açıkça biliyorum, her gün Meclis’e mutlaka büyük bir doğalgaz şirketinin, kömür şirketinin, enerji şirketinin ziyaretleri vardır. Ben eskiden Greenpeace’de çalışırken Meclis’e gittiğimde –isim vermeyeyim-  iki milletvekilini ziyaret ettim bu yasayla ilgili, “siz neredesiniz, sizi ilk kez görüyoruz ama her gün bize başkaları geliyor” demişti bir milletvekili. Bilmiyorum sorunuzu yanıtlayabildim mi?
AH: Bunlar dünyanın ihtiyaçlarına göre gerektiği gibi vergilendirilmedikçe bu şekilde devam edecek. Konuyu 8 Aralık’a bağlamakta mahsur var mı?
ÖG: Bence yok, “ineklerinizi alın ve gelin” diyebilirim. 8 Aralık çok önemli bu anlamda. Açıkçası biraz garip bir ülke olduk, bu nükleer ihalesinin arkasından herkes konuşacak, zaten konuşmaya da başladılar. Yolsuzluk söylentileri vs. Ne yazık ki biz de bu işlere sesimizi çıkarmayarak dahiliz. Ben öyle görüyorum, yani eğer sesimi çıkarmıyorsam bir gazeteci olarak.

ÖM: Suç ortağı oluyorsun demektir.
AH: Yani tarafsız kalabilmek diye bir şey söz konusu değil, ya oradasınız ya buradasınız.
ÖM: O yüzden 8 Aralık Cumartesi günü Kadıköy’de olmak gerek.

AH: Amerika’daki kampanyayla birleşti, gittikçe genişleyen bir kampanya var, küresel çapta bir alarm verilecek, 8 Aralık’ta Türkiye de dahil olmak üzere. Avustralya’da da daha bu hafta sonunda 150 bin kişinin, 50’den fazla şehirde, kasabada ve eyalet başkentinde küresel ısınmaya karşı bir yürüyüş yaptığını öğrendik. Bundan başka bir şey yok ve bu cephe kazanılmalıdır. Kâra karşı vicdan cephesini kuvvetlendirmedikçe işimiz çok kolay değil gibi.
ÖG: Sokağa çıkmıyorsanız aslında suçunuz var veya sesinizi bir şekilde çıkarmıyorsanız bu işlerden sorumlusunuz açıkçası. Kömür santralleriyle ilgili bir şey daha söyleyeyim; bir çok başvuru var EPDK’ye (Enerji Piyasası Denetleme Kurumu) kömür santrali lisansı almak için. Bir çoğu ithal kömürle çalışan santraller ve bu yüzden de kıyı bölgeleri seçiliyor. Bu lisansı aldığınızda o kıyı bölgelerinde başka işler çıkmaya başlıyor, o bölgede hak kazanıyorsunuz, kömür santrali yapamazsanız ileride o bölgelerde büyük bir ihtimalle turizm tesisleri görebiliriz onu da söyleyeyim. Çünkü en güzel kıyılarda, özellikle Çanakkale’de, yine batıya yakın, Marmara’ya yakın bölgelerde lisans başvuruları dikkatimizi çekti. Çok küçük firmalar, hiç duymadığınız firmalar inanılmaz büyük lisans başvuruları yapıyorlar. Bunun arkasından da başka şeyler çıkarsa şaşırmayın, onu da bir dipnot olarak düşelim.
ÖM: Çok teşekkür ederiz, kitabının adını bir kez daha hatırlatalım.
AH: Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı, adı Enerji ve İnekler, alt başlığı ise Enerji Tüketmeme Hakkı.
(12 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)
 

İlgili sayfanın linki:

 

 

   
 

Tüm hakları saklıdır 2008 ©      tasarım ismail fidan