Ölümünün Beşinci Yılında:
Ivan Illich Neden Unutuldu?
Ümit Şahin
“İnsan bir kurumun kendisine veremeyeceği hiç bir şeyi
düşleyemediği için her şeyi isteyerek boş bir güç
geliştirmiştir. Çevresindeki süper güçlü araçlarla insan,
araçlarının aracı durumuna gelmiştir. O en eski günahları
kovmak için kurulan kurumların her biri kaçınılmaz olarak, kendi
kendine kapanan bir tabut halini almıştır. İnsanoğlu,
Pandora’nın saçtığı kötülükleri sokmak için yaptığı
kutuların tuzağına düşerek kendisi o kutuların içinde
kalmıştır. Bu araçların çıkardığı tozdan dumandan ferman
okunmamaktadır. Ava giderken avlanmak, kendi kazdığı kuyuya kendi
düşmek diye buna denir.”
Ivan Illich, Okulsuz Toplum, 1971
Ivan Illich, altmışlı yılların ve yetmişlerin en çok tartışma
yaratan düşünürlerinden biriydi.
Erich Fromm’un “Onun düşüncelerinin önemi, bütünüyle
yeni olasılıkları göstererek zihin üzerinde yarattığı
özgürleştirici etkide yatar; rutinleştirilmiş, steril ve peşin
hükümlü fikirlerin yarattığı hapisanenin dışına çıkaran
kapıları açtığı için, okuru daha canlı kılar, ilettikleri
yaratıcı şok yoluyla – bütün bunları deli saçması olarak
gördükleri için ancak öfkeyle tepki verenler hariç – yeni bir
başlangıç için gereken enerjinin ve umudun uyarılmasını
sağlarlar” dediği isimdi.
Neil Postman’ın “Sizin için, Ivan Illich, Marshall
MacLuhan’dan bu yana en heyecan verici sosyal eleştirileri yapan
insan olabilir, ama benim gibi bir eğitim reformcusu için büyük
bir başağrısı” dediği düşünürdü.
Andre Gorz’un, Jean Robert’in, Wolfgang Sachs’ın, Carl
Mitcham’ın ve pek çok ismin dostu ve ustasıydı.
Latin Amerikalı devrimcileri, alternatif hareketleri, yurttaş
insiyatiflerini, anarşistleri, yeşilleri derinden etkilemiş, ama
hiçbir ekole, hiçbir siyasi harekete yakın olmamış, fazlasıyla
kendisi olarak kalmış bir insandı.
Oysa, Şenlikli Toplum ilk yayınlandığında Türkiye’de
de olay yaratmış, çok okunmuş ve tartışılmış bir yazar olan
ve şimdi ölümünün üzerinden tam beş yıl geçen Ivan Illich,
artık unutulmuş, ‘modası geçmiş’ bir isim gibi görünüyor.
Peki Ivan Illich gibi hem klasikleşmiş, hem de güncel sorunların
pek çoğunun tarışılmasına hâlâ temel anlamda katkıda
bulunması gereken radikal düşünceler üretmiş bir düşünür
neden unutuldu? Türkiye’de olduğu gibi dünyada da, Ivan Illich
ismi, neden sadece, tutkulu, ama sınırlı bir grup izleyicisinin
çevresinde konuşulur hale geldi?
Acaba Ivan Illich, hiç gerçek anlamda anlaşılabildi mi?
Türkiyeli okurun Ivan Illich’le tanışması oldukça geç oldu.
Illich’in Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı 1985’de Birey ve
Toplum’un yayınladığı Okulsuz Toplum’dur. Okulsuz
Toplum, 1971’de basılan ve Illich’i dönemin en çok
tartışılan isimlerinden biri haline getiren ilk kitaplarından
biriydi. Birkaç yıl sonra Ayrıntı Yayınları, Illich’in
1973’de yazdığı Şenlikli Toplum’u ve ardından da 1975
tarihli Medical Nemesis’i (Sağlığın Gaspı
başlığıyla) yayınladı. Hepsi de yetmişli yıllarda veya
seksenlerin başında yazılmış Enerji ve Eşitlik, Tüketim
Köleliği (Towards the History of Needs’e bu isim uygun
görülmüştü), H2O ve Gender
da Illich’in doksanlı yılların ilk yarısında Türkçe’ye
çevrilen diğer kitapları arasındaydı. Daha sonra Illich’e
duyulan ilgi azaldı, diğer kitaplarının çoğu çevrilmeden,
çevrilenler de fazla farkedilmeden kaldı.
Türkiyeli okurun Illich’i keşfettiği yıllarda, Illich’in
yazdığı konular oldukça değişmişti. Doksanlarda, kitapları
Batı’da da sınırlı bir çevre tarafından takip edilmeye,
üzerine yapılan tartışmalar durulmaya başlamıştı. Yeni
kuşaklar Illich’i tanımıyor, kitaplarının yeni baskıları
eskisi kadar çok yapılmıyordu. Illich, her yazdığının, ortaya
attığı her yeni görüşün olay yarattığı, kendisine cevaplar
yetiştirildiği, yazdıkları çok sattığı için sadece önsözünü
yazdığı kitapların bile kendi kitabıymış gibi piyasaya
sürüldüğü yetmişli yıllardaki popülaritesine sahip değildi.
Bu belki biraz da kendi tercihiydi. 1983’deki sessizlik eyleminin
manifestosunda söylediği gibi “Nazilerin yaptığı soykırımı
kuşatan ‘sessizlik halesi’nin yerini ‘tartışma halesi’nin
aldığını”
düşünmeye başlamasının da etkisiyle, gazete okumayı bile
bırakmış, biraz daha ısrarlı gözlerle tarihe bakmaya
başlamıştı. Vatikan’la didiştiği, Latin Amerikalı devrimci
hareketlerin odak noktalarından birini yarattığı için CIA’in
peşine düştüğü, nükleer silahlanmaya karşı eylemler
örgütlediği yıllar geride kalmıştı. Illich, doksanlı yıllarda
da eskisi kadar radikaldi, ama galiba (belki hastalığının da
etkisiyle) eskisine göre biraz daha gözden uzak durmayı tercih
ediyordu.
Illich’in yazılarının geç keşfedilmesinin, onun Türkiye’de
bütünlüklü bir düşünür olarak yeterince yerli yerine
oturtulamamasının nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. En
azından son yirmi yıllık entelektüel tartışmalardan ve ilgi
uyandıran isimlerden çıkardığım sonuç, Baudrillard’ın
körfez savaşı üzerine yaptığı yorumların günü gününe
gazetelerde yer almasının; ya da Agamben’in 11 Eylül sonrası
yaşananları geliştirdiği teorilere zemin yaptığının yirmi yıl
sonra değil, hemen okunabilmesinin; ya da Zizek’in daha geçtiğimiz
günlerde İstanbul’da önemli kalabalıklara hitaben konuşma
yapabilmesinin (geçmiş yıllarda Chomsky, Derrida vb.’nin olduğu
gibi), bu düşünürleri daha canlı, daha anlaşılabilir ve daha
gerçek kıldığını düşünüyorum. Günü gününe
izleyebildiğiniz düşüncelerle, ‘klasikleştikten’ sonra
geriye dönerek baktığınız fikirler arasındaki ‘canlılık
farkı’ belki... Illich’in kendisi de, bazen yıllar sonra
kitapları hakkında soru sorulduğu zaman, “onu o zaman
yazmıştım” demiştir. Yani güncellik, büyük düşünürler
için bile önemli olabilir.
Ama ben yine de, Illich’in bu derece ‘unutulabilmesinin’ başka
nedenlerini de aramak istiyorum. Çünkü, gerçekte ne Illich’in
üzerine yazdığı tekil konular önemini yitirmiş, ne de temel
meselesi olan ‘modern endüstri toplumu’ tarihe karışmış
durumda. Hâlâ endüstriyel kurumların sarsılmaz egemenliği
altında yaşıyoruz, hâlâ teknolojinin yarattığı aptallaştırıcı
etkinin altındayız, hâlâ hayatımızı ve geleceğimizi uzmanlar
belirliyor. Üstelik Illich kadar ‘eskimiş’ bazı düşünürler,
Foucault’dan Levinas’a kadar, ilgi odağı olmayı sürdürüyorlar.
Peki Illich’in söyledikleri, ölümünün üzerinden geçen beş
yıl içinde, tekrar dikkat kesilmeyi hak etmiyor mu?
Dünyada süren entelektüel tartışmaları izleyen, yeni fikirlere
açık, artık önemli makaleleri ve kitapları üzerinden yıllar
geçmeden de takip edebilen bir okur-yazar grubu olarak, Illich’e
‘bir zamanlar çok meşhur olan, aykırı fikirlere sahip bir
düşünürdü’ diye bakma hakkını elde edebilmemiz için, önce
onu hakkını vererek anlamamız gerektiğini düşünüyorum.
Illich neden unutuldu sorusunun cevabını ararken, Illich’e
atfedilen kimlikleri ya da isminin çevresindeki (ön)yargıları da
ziyaret etmek belki bize bir açılım sağlayabilir. Düşünürler,
yazdıkları ve söyledikleri kadar, temsil ettikleri ve
çağrıştırdıklarıyla da etki gücüne sahiptirler. Ivan
Illich’in oldukça canlı, özgün ve hatta çelişkilerle dolu bir
hayat hikayesi, fikir dünyası ve bu anlamda da üzerinde taşıdığı
farklı kimlikler ve temsiller bulunuyor.
Evet, Ivan Illich bir Katolik papazıydı. Ama 1950’lerde New
York’taki bir Porto Riko kilisesinde papaz olarak çalıştığı
beş yıl dışında bir kilisede görev almadı ve yıllar içinde
Vatikan’a giderek daha ters düşmesi nedeniyle papazlık cübbesini
kendi isteğiyle 1969’da çıkararak kiliseden ayrıldı. Gerçi
Illich’in dinle olan ilişkisi hiçbir zaman değişmemiştir ve
düşüncesinin temellerinde Kutsal Kitap’a ve dinsel geleneklere
olan göndermeler oldukça fazladır. Vatikan’daki öğrenimi
sırasında tanıştığı Yeni Tomizm’in kurucusu Jacques
Maritain’den ciddi biçimde etkilenmiştir. Modernitenin
temellerini aradığı Geç Ortaçağ’a ve Hıristiyan düşünce
geleneğine de büyük önem verir. Ama yine de Illich’in bir
Hıristiyan düşünürü olduğunu söylemek doğru olmaz.
Çıkarımlarını geçmişin, dinsel geleneklerden esinlenmiş
ahlaki bir yorumuna dayandırdığı söylenebilirse de,
modern topluma saf teolojik bir pencereden, hele inanç sorunu
çerçevesinden hiç bakmaz. Tarihe, bir yengeçin geri geri
çekilmesi gibi, yani geçmişe döndüğünde de gözlerini hep
bugüne dikerek yaklaşır. Dini, modernite öncesi toplumlardaki
ağırlığıyla, yani gerçeği temsil gücüyle ele alır.
Endüstriyel kurumların toplumsal yaşamı yozlaştırdığını
incelerken de, ilk yozlaşanın kilise olduğunu söyler.
Evet, pek çok kaynağa göre (mesela Wikipedia’yı açıp
bakarsanız), Ivan Illich bir anarşist düşünür olarak
tanımlanır. Illich, gerçekten de modern toplumun endüstriyel
kurumlarını kıyasıya eleştirmekte ve kurumsallaşmayı
yozlaşmanın en önemli nedenlerinden biri olarak görmektedir.
Kurumsallaşmaya karşı duruşunun en tipik örneklerinden biri
olarak, arkadaşlarıyla birlikte Meksika’da kurdukları
Kültürlerarası Dökümantasyon Merkezi’ni (CIDOC), kuruluşunun
onuncu yıldönümünde büyük bir şenlik yaparak kapatmaları
hatırlanabilir. Merkezi kapatma nedenleri arasında “üniversite
tipi bir kurumsallaşmaya doğru gitmesi” ve Stanford, Cornell
gibi birkaç üniversitenin, merkezi bünyelerine katmayı teklif
etmeye başlamaları da vardır. Yani merkezin ismi ve prestiji
kuruluş amacını aşmaya başlamıştır.
Illich, kurumsallaşmaya karşı çıkarken, tabanda gelişen,
arkadaş çevreleri ve tartışma grupları zemininde oluşan geçici,
amaca yönelik ve dostluk bağları dışında bir bürokrasinin
olmadığı yapıları yaratmaya çalışıyordu. Bu anlamda
Illich’in anarşizme yakın bir yönü olduğunu düşünmek
gerçekten de yersiz olmaz. Ama anarşizmin asırlık geleneği
içinde Illich’in yeri yoktur. Anarşist düşünürler ve
yapılanmalar ne Illich’in referansları arasında yer alır (belki
Paul Goodman gibi bir-iki istisna hariç), ne de yazılarında
anarşizmin klasik problemleri olan hiyerarşi, devlet, iktidar vb.
tartışmalara girdiği görülür. Bu nedenle Illich’i anarşist
olarak kabul etmek için, önce anarşizmin tarihini yok saymak
gerekirdi.
Ivan Illich’in temel problemi modern toplumladır. Endüstriyalizm
terimini tam olarak yeşiller gibi kullanmasa da, içinde yaşadığımız
toplumun nasıl endüstriyel bir çıkmaz yarattığını, kaçınılmaz
hale getirilen ‘modern endüstriyel uygarlığın’ insanlığın
tarih boyunca kurmuş olduğu ve belli bir denge içinde süren yaşam
ve geçim biçimlerini ve toplumsal istikrarı nasıl tahrip ettiğini
anlatır. Aaron Falbel, “Ivan Illich Bana Amerikan Rüyasının
Gerçekte Bir Kabus Olduğunu Nasıl Gösterdi?” başlıklı
yazısında şöyle der: “Illich’in söyledikleri arasında
şaşırtıcı ve derinden radikal olan yan, tehlikenin sadece açık
kaynaklardan değil (diyelim, ordu, ya da çokuluslu şirketler
gibi), eğitim, sağlık hizmetleri, ulaşım, cinsiyet eşitliği,
iletişim, kendi kendine yetme, emekten tasarruf sağlayan makineler,
ekonomik kalkınma vb. gibi modernitenin temelinde bulunan ve çoğu
insanın kaçınılmaz faydalar olarak gördüğü unsurlardan
geldiğini göstermesidir. Hem sağ, hem de solda bulunan
siyasetçiler, bunları ilerlemenin meyveleri olarak görür ve fikir
mücedelelerinde konu dışı bırakırlar. Bunlar Illich’in modern
kabuller dediği şeylerdir. Ivan Illich düşünürler ve
entelektüeller arasında eleştirel bakışını net bir şekilde bu
sorgulanmayan faydalar üzerinde dolaştıran ve alarm zillerini
çalan tek isimdir: Corruptio optimi quae est pessima! (En
iyinin yozlaşması, en kötüsüdür.)”
Illich’in moderniteye yönelik bu köklü eleştirisinin, onu bir
yanıyla muhafazakar düşüncenin kurucusu sayılan Edmund Burke’e,
bir yanıyla romantizme, hatta bir yanıyla da Frankfurt Okulu’ndan
postmodern düşünürlere kadar Aydınlanma’nın ve modernitenin
eleştirisinden yola çıkan düşünce akımlarına bağladığı
düşünülebilir. Yine de, Illich’in sonsuz referansları
arasında, bu gelenekler de pek bulunmuyor. Örneğin endüstriyel
kurumlar eleştirisinin, özellikle de sağlık sistemine yönelik
analizinin Foucault’nun düşünceleriyle (örneğin Kliniğin
Doğuşu’yla) ilişkisine dair bir soruya cevap verirken,
Foucault’yu çok geç tanıdığını, Medical Nemesis’i
yazdığı sırada haberdar olmadığını söylemiştir.
Aslında Illich mevcut toplumsal düzeni en dip noktalarından
eleştiren ve sarsan bir kişi olarak siyasi muhafazakarlıktan ve
(geleneksel toplumların kendiliğindenliğine büyük önem
vermesine rağmen) kırcı bir romantizmden de bütünüyle uzaktır.
Postmodernizmin ise ne anlama geldiğini bile anlamadığını
söyler.
Ivan Illich bir sosyalist değildir. Marx’ın, üzerinde örtük
bir etkisi olduğu hissedilse de, o yıllarda yaygın olan sosyalist
eğilimleri (aslında daha çok sistemin temellerini anlamamakla ve
bu nedenle de sistemle aynı yöne bakmakla) eleştirir. Her ne kadar
yakın dostu olan Paulo Freire gibi isimlerle birlikte Latin
Amerika’da devrimci mücadelenin içinde, alternatifler üreterek
ve tartışma platformları yaratarak yer almış olsa da, kelimenin
gerçek anlamıyla hiçbir zaman siyasi bir mücadele içine
girmemiştir. Seksenlerin başında, ABD’nin Batı Almanya’ya
Pershing füzeleri yerleştirmek istediği sırada yaygınlaşan
barış hareketi içinde yer almış, ünlü sessizlik eylemlerini
başlatmıştır. Ancak özellikle seksenlerden itibaren Illich’in
keskin sosyal eleştirileri, yerini Carl Mitcham’ın deyişiyle bir
‘tarihsel mersiyeye’ (historical elegy) bırakmaya
başlar.
Bu dönemde, araştırmaları ve yazıları daha da derinleşir, ilgi
alanları sadece Hıristiyan düşünce geleneğine geri dönmekle
kalmaz, Platon’un philia kavramına ve İncil’deki ‘İyi
Samiriyeli’ hikayesine
sık sık atıf yapar. Modernitenin kökenine dair sorgulamalarında
ise corruptio optimi
fikrini hatırlatır.
Yeşil hareketleri Ivan Illich kadar derinden etkilemiş düşünür
herhalde az bulunur. Illich’in özellikle Şenlikli Toplum’daki
ekonomik büyüme analizleri, Enerji ve Eşitlik’teki enerji
kullanımı ve ulaşım alternatifleri, çeşitli kitaplarındaki
yoksulluk, teknoloji, ihtiyaçların yaratılması, tüketim kültürü
ve kalkınma eleştirileri ve genel olarak yaptığı endüstriyel
uygarlık tanımı olmasaydı, herhalde yeşil uyanış çok daha geç
ve başka türlü olurdu. Gerçi Illich’in geliştirdiği (üstelik
daha Okulsuz Toplum’da ‘kurumlar yelpazesi’
metaforuyla neredeyse bire bir tanımını yaptığı) endüstriyalizm
analizine rağmen, yeşiller arasında bile endüstriyalizm hala
fabrika üretimiyle eş anlamlı kullanılabiliyor. Yine de Illich’in
getirdiği açılım bütün bir yeşil düşünceye, çok farkında
olunmasa da, sinmiştir demek yanlış olmaz. Tabii bu durum
Illich’in bir yeşil ya da ekolojist olduğu anlamına gelmiyor.
(Zaten yeşil düşünce üzerine yazılan akademik kitapların
çoğunda Illich’den söz bile edilmez, bu alanda da akademik camia
için bir hayli görünmezdir). Ekolojik kriz ise, Illich için bir
‘lanet’ gibi sunduğu bu modern uygarlığın kaçınılmaz
sonuçlarından biridir. Illich, dostları ve takipçileri arasında
çok sayıda yeşil bulunsa ve Batı Avrupa ve ABD yeşil
partilerinin kuruluş dönemindeki isimler üzerinde büyük etkisi
olsa da (öte yandan yeni kuşaktan yeşillerin Illich’i tanıdığına
bile emin değilim), hem Hans Jonas’ın “sorumluluk”
felsefesini, hem de yeşillerin ‘araçsalcılığını’ ve
‘çevreye karşı sorumluluk duyma’ propagandasını, dünyayı
teknolojik yıkıma uğratmak için üretilen yeni bir bahane olarak
kıyasıya eleştirmiştir.
Neticede Illich, herhangi bir ekol, düşünce akımı ya da politik
harekete sığmaz. Yirminci yüzyılın en özgün düşünürlerinden
biri olarak, yaşadığı dönemin ana eleştirel düşünce
akımlarının çoğuyla ya ilgisiz, ya da çatışma içindedir.
Akademik formasyon itibariyle ilahiyatçı, tarihçi, felsefeci,
hatta doğabilimci olarak tanımlandığı görülür. Ama bu
disiplinlerin hiçbirinde literatüre girecek işleri yoktur.
CIDOC’un kapanmasının ardından ABD ve Almanya’da çeşitli
üniversitelerde (en çok da Berkeley, Penn State ve Bremen
Üniversiteleri’nde) düzenli olarak ders vermiştir. Ama öğretim
üyeliği tekliflerini kabul etmemiş, Porto Riko’da rektör
yardımcılığı yaptığı dört yıl dışında üniversite içinde
yer almamıştır. Belki de akademik yazında bu yüzden gerektiği
kadar farkedilmez.
Ivan Illich’in düşüncesini tek bir başlık altında toplamak ne
kadar imkansızsa, tek bir yönünü ele alarak anlamlı bir özet
yapabilmek de o kadar zordur. Illich’in geniş araştırmalara ve
çok sayıda kaynağa dayanan, yeni ve keskin sorular soran, ama
genellikle çok büyük hacim tutmayan, hatta kendisinin ‘risale’
demekten hoşlandığı, küçük boyutlu kitapları çoğunluktadır.
Ele aldığı konuları değil bitirmek, sorduğu sorulara bütünlüklü
cevaplar getirmekle bile pek ilgilenmez. Sık sık yeni alanlara
kayar, aynı gerçekliğe başka yönlerden bakar, tarihe bir de öbür
taraftan eğilir. Bu yüzden de, mesela Okulsuz Toplum’un ardından,
‘okullar olmayınca, peki ne olacak’ sorusunun cevabını vermek,
eğitim reformuyla ve alternatif eğitimle uğraşanların
tartışmalarını uzun yıllar işgal etmiştir. Illich ise bir süre
sonra artık okulların ortadan kalkmasıyla değil, eğitimin
toplumsal yaşam üzerindeki yıkıcı etkisiyle ilgilendiğini
söyleyerek bu yoğun tartışmaları kendi seyrine bırakmıştır.
Aynı şekilde Illich’in yapıtının bütününü kapladığı
söylenebilecek ‘kıtlık’ kavramı çevresindeki tartışmalar
da, politik bir dile tercüme edilmeye kalkıldığında son derece
radikal bir noktaya sürüklenir. Ekonominin tanımındaki
‘kaynakların sınırlı, ihiyaçların sınırsız olduğu’
formülü, kıtlık durumunu doğurmuştur. Yani ekonomik düzen
içinde meta haline getirilen her şey (ama sadece insan üretimi
olan mallar değil, su gibi sınırsız olması gereken doğal
maddeler de), yine ekonominin kuralları gereği giderek daha
fazla kişi tarafından ‘ihtiyaç duyulan’, bu yüzden de herkese
‘yetmeyen’ mallar haline getirilir ve kıtlaşır. Böylece
ekonominin, toplumu kendi diline mahkum etmesi, içinden çıkılamaz
bir cendere yaratır. Illich, meselenin daha çok kalkınmayla olan
bağına, yani Batı dışı ülkelerin de bu batağa sürüklenişine
ağırlık vermiş, ekonominin geçime (subsistence) açtığı
savaştan ve Homo Economicus’un nasıl norm haline
getirildiğinden söz etmiştir. Shadow Work, Gender
gibi kitaplarında derinleştirdiği bu gibi fikirler, en alternatif
ve en devrimci politik akımlar için bile kolay algılanır ve
programatik bir dile çevrilebilir değildir. Oysa, kapitalizmin bu
düzeydeki eleştirisinden geri dönme şansımız olduğunu, hele
aynı batağa giderek daha fazla saplanırken, söylemek zordur.
Bütün bu ipuçları Ivan Illich’in neden giderek unutulduğu
sorusuna cevap vermemizi sağlıyor mu? Ben, söylediklerimden bir
sonuç çıkarmak yerine soruyu ve üretmeye çalıştığım
ipuçlarını açık bırakmayı tercih ediyorum. Belki bu soruyu
sormak bile, Illich’e yeniden dönüp bakmamıza vesile olabilir.
Hem, böylesi belki de radikal ve rahatsız edici sorular sormayı
seven Illich’i anmak için de daha uygun bir yoldur.
Illich’in çok sevdiğim ve sık sık tekrarlamaktan (Illich ile
ilgili yazdıklarımı da bununla bitirmekten) hoşlandığım bir
final diyaloğunda olduğu gibi...
David Cayley’in kendisiyle yaptığı uzun bir söyleşinin en son
sorusuna verdiği karşılık bu:
“Başka bir sorum yok” diyor, Cayley, “Sizin vermek istediğiniz
başka bir cevap var mı?”. “Teşekkür ederim” diyor Illich,
“Umarım kimse bu söylediklerimi cevap olarak almaz”.
HAYATI
4 Eylül 1926 – Viyana’da doğdu. Annesi Ellen, Heidelberg
yakınlarına yerleşmiş Sefarad kökenli bir Yahudi, babası Ivan
Peter ise aristokrat bir aileden gelen Katolik, Hırvat bir
diplomattı. Çocukluğu Avusturya, Yugoslavya ve babasının görevli
olduğu başka yerlerde geçti. Birden fazla anadili oldu: Fransızca,
İtalyanca ve Almanca. Yaşamı boyunca aralarında İspanyolca,
İngilizce, Portekizce, Yunanca ve Latince de olan yaklaşık on dili
konuşan Illich, kitaplarını dört dilde yazıyordu.
1941 – Nazi işgalinin ilk yıllarında Viyana’da diplomatik
koruma altında “yarım-Aryan” olarak süren yaşamı, bu yıl
çıkan yeni yasalarla “yarım-Yahudi” haline gelince değişti,
bu nedenle 15 yaşında Avusturya’dan ayrılmak zorunda kaldı ve
İtalya’ya gitti.
1941-43 – Savaş dönemi İtalya’sında oturma izni alabilmek
için Floransa’da kimya, psikoloji ve sanat okudu.
1943 – Roma Gregoryen Üniversitesi’nde ilahiyat ve felsefe
öğrenimi görmeye başladı.
1950 – Salzburg Üniversitesi’nde yaptığı tarih doktorasını
Arnold Toynbee üzerine verdiği “Tarihsel Bilginin Doğası
Üzerine Bir Araştırma” teziyle bitirdi.
1951 – Papaz cübbesini giydi. Hemen ardından Vatikan’ın
kendisini diplomatik bir göreve atamasından kaçmak için
post-doktora yapmak amacıyla New York’a gitti.
1951-1956 – New York’da kente yeni göç eden Porto Rikolu bir
cemaatin kilisesinde papaz olarak görev yaptı.
1956 – Porto Riko’daki Katolik Üniversite’sine rektör
yardımcısı olarak atandı.
1960 – Porto Riko’nun, doğum kontrolunu da savunan ilerici
valisi Luis Munoz Marin’i desteklediği için başpiskopos
tarafından üniversiteden uzaklaştırıldı.
1961 – Latin Amerika’yı yürüyerek ve otostop yaparak
dolaştıktan sonra en uygun yer olduğuna karar verdiği Meksika’nın
Cuernavaca kentine yerleşerek Kültürlerarası Dökümantasyon
Merkezi’ni, (CIDOC) kurma çalışmalarına başladı.
1966 – CIDOC resmen faaliyete geçti. CIDOC’un amacı, Vatikan’ın
Latin Amerika’ya yönelik olarak, kıtanın ‘kalkınmasına’
destek olmak için başlattığı yeni misyoner akınına müdahale
etmekti. Illich, bu merkezi misyoner adaylarının İspanyolca
öğrenmeleri ve gidecekleri yerlerin kültürlerini öğrenip saygı
duymaları, kendi sınırlılıklarının farkına varmaları ve
görevlerinin bir tür yetişkin eğitimi olduğunu anlamalarını
sağlamak amacıyla kurmuş ve burayı “insanların sahip
oldukları cevapları tamamlamak için değil, kafalarındaki
soruları yeniden kurmak için devam ettikleri özgür bir kulüp”
olarak tanımlamıştı.
1968 – Kilisenin politikalarına ters düşen faaliyetleri (CIA’nın
sağladığı istihbaratla) skandal boyutuna ulaşınca Vatikan’a
çağırıldı ve sorgulandı. CIDOC’dan ayrılması veya merkezi
kapatması istendi.
1969 – Kilisedeki tüm görev ve ayrıcalıklarını bıraktı ve
papazlık cübbesini iade etti.
1970 – İlk kitabı olan Celebration of Awareness, Erich
Fromm’un önsözüyle yayınlandı.
1971 – Okulsuz Toplum yayınlandı. Ivan Illich tüm dünyada
tanınan ve tartışılan bir isim haline geldi. CIDOC, dünyanın
her yerinden gelen entelektüellerin, radikal solun ve alternatif
düşünce arayışındakilerin ziyaret ettiği bir yere dönüştü.
1976 – CIDOC, kuruluşunun 10. yılında, 63 çalışanı
tarafından büyük bir şenlik yapılarak kapatıldı.
1976-2002 – Meksika, Almanya ve ABD’de yaşadı, dünyanın
çeşitli ülkelerinde konferanslar, Berkeley, Penn State, Bremen ve
başka ünivesitelerde konuk öğretim üyesi olarak düzenli dersler
verdi. Teknoloji, temel ekonomik varsayımlar, gölge iş, kalkınma,
toplumsal cinsiyet rejiminden cinsiyet rejimine geçiş, yazının ve
gramerin düşünce sistematiğini değiştirmesi ve modernitenin
doğuşundaki etkisi, maddenin tarihi, günahın suça dönüşümü,
bedensizleşme, orantılılık, uzam, hız, philia,
misafirperverlik, dostluk, ölüm gibi konularda araştırmalar
yaptı, makale ve kitaplar yazdı. 1980’lerin sonunda kanser
hastalığına yakalandı, ancak herhangi bir tıbbi ve cerrahi
tedaviyi kabul etmedi.
2 Aralık 2002 – Bremen’de, yakın dostu ve çalışma arkadaşı
Barbara Duden’in evinde, seminerlerini takip eden bir öğrenciyle
sohbet ettikten sonra dinlenirken son nefesini verdi.
ESERLERİ
Başlıca Kitapları:
Celebration of Awareness: A Call for Institutional Revolution, 1970;
The Church, Change, and Development, 1970; Deschooling Society, 1971
(Okulsuz Toplum, Birey ve Toplum Yayınları, 1985); Tools for
Conviviality, 1973 (Şenlikli Toplum, Ayrıntı Yayınları,
1989); Energy and Equity, 1974 (Enerji ve Eşitlik, Ağaç
Yayınları, 1992); Limits to Medicine - Medical Nemesis: The
Expropriation of Health, 1976 (Sağlığın Gaspı, Ayrıntı
Yayınları, 1995); Imprisonned in the Global Classroom (Etienne
Verne ile birlikte), 1976; The Right to Useful Unemployement and Its
Professional Enemies, 1978; Toward a History of Needs, 1978 (Tüketim
Köleliği, Pınar Yayınları, 3. Baskı 2002); Shadow Work,
1981; Gender, 1982 (Gender, Ayraç Yayınları, 1996); H2O
and the Water of Forgetfulness, 1985 (H2O
ve Unutmanın Suları, Afa Yayınları, 1991; Yeni İnsan Yayınları,
2007); ABC: The Alphabetization of the Popular Mind (Barry
Sanders ile birlikte), 1988; In the Mirror of the Past: Lectures and
Addresses (1978-1990), 1992; In the Vineyard of the Text: A
Commentary to Hugh’s Didascalion, 1993; Ivan Illich in Conversation
(David Cayley’in söyleşilerinden oluşan ilk kitap), 1992; The
Rivers North of the Future: The Testament of Ivan Illich (David
Cayley’in söyleşilerinden oluşan ikinci kitap), 2005.
Ivan Illich’in Bir Bölümünü Yazdığı veya Katkıda
Bulunduğu Başlıca Kitaplar:
After Deschooling, What?,1973; Disabling Professions, 1977
(Profesyonellerin İktidarı, Pınar Yayınları, 1994);
Spiritual Care of Puerto Rican Migrants, 1981; Schule ins Museum,
1984; Was macht den Menschen krank?, 1991; The Development
Dictionary, 1992; The Post-Development Reader, 1997; The Challenges
of Ivan Illich: A Collective Reflection, 2002 (Ölümünden kısa
süre önce yayınlanan, dostlarının ve çalışma arkadaşlarının
Illich ve düşüncesi üzerine yazdıkları yazılardan oluşan
derleme, içinde Ilich’in de bir makalesi bulunuyor.)
Ivan Illich’in kitaplarının yanısıra, CIDOC bünyesinde
yayınlanan, bir kısmı İspanyolca olan, bir kısmı daha sonraki
kitaplarına girmiş çalışmaları, çeşitli dergilerde çıkan
makalaleri, 1990’larda yazdığı, hiçbir kitabına girmemiş
yazıları ve seminer notları vardır. Seminer notlarından biri
olan The Wisdom of Leopold Kohr, E. F. Schumacher Society
tarafından 1996’da basılmıştır.
Not: Bu yazı daha önce Mesele dergisinde yayınlanmıştır.