HaberlerSon Gelişmeleri Takip Edin

 

Ayşegül Kurtel'in Sürdürülebilir Moda kitabı için Şölen Kipöz'le yaptığı söyleşinin bir bölümünü aşağıda okuyabilirsiniz.

 

 

Şölen Kipöz:  Port İzmir Uluslarararası Güncel Sanat Trienali 2007 yılından beri İzmir kentini uluslararası çağdaş sanat platformunda konumlandırmak ve genç sanatçılara yol açmak için yoğun bir çaba ve inançla gerçekleştirdiğiniz etkinlikler. Port İzmir’in geçtiğimiz yıl yapılan, benim de sanatçı olarak katıldığım “İnsaf” adlı 3. versiyonu ile ekoloji ve sürdürülebilirlik kavramlarını nasıl ele aldınız?

Ayşegül Kurtel:  Aslında Ahimsa sergini gördüğümde ne kadar etkilendiğimi biliyorsun. Benim için çok önemli bir buluşma olmuştu çünkü üçüncü Port İzmir için kafamda tasarladığım ve gerçekleştirmeyi hedeflediğim ana temaya ilişkin bir çok ipucu vardı. Öncelikle “sürdürülebilir moda” dan söz ederken moda gibi tüketime yönelik bir olgunun sürdürülebilir olmasından söz ederek güçlü bir paradoksu ortaya koyuyor ve adeta alternatif bir ekonomik model öneriyordun. Diğer yandan da serginin çok katmanlı kavramsal yapısı içinde kadının üretimdeki rolü ile tasarımda benim de uzun zamandır zihnimi meşgul ediyor ve PORTIZMIR3 Uluslararası Güncel Sanat Trienalinin kavramsal temelini oluşturmasını hedefliyordum. İzmir kentinin ekolojik yapısı ve hafızası üzerinden, sürecin de görünebilir olduğu bu projeyi kurgularken, özellikle “sürdürülebilir tasarım” alanında işbirliği yapabilmiş olmamız, PORTIZMIR3 için çok büyük bir zenginlik oldu. Bu bağlamda sürdürülebilirlik kavramını geleceğe aktarılan kodlar gibi düşünebiliriz. Genetik kodlar ve bireyselleşen değerler.Geçmiş ve gelecek arasında bir yer bir kesit gibi alabiliriz ya da alternatif bir ekonomik model olarak düşünebiliriz; kişisel ve yerel olarak konumlandırılan kadın odaklı üretimlerin yaratacağı kolektif bir hareket olarak da düşünebiliriz.

Ş.K. Evet, alınan ve aktarılan miras Port İzmir projesinde de ortaya çıktı. Projedeki benim de içinde yer aldığım alan çalışmaları da çok farklı bir üretim biçimi yarattı. Port İzmir projesinde bizim için en büyük kazanım, izleyici ile buluşmanın dışında insanlarla birlikte üretme yollarını keşfetmek ya da sanattan uzak topluluklara ulaşabilme potansiyeli oldu. Dişil enerjinin üretimi olan bir şey çıkacaktı ortaya; benim Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki bir hikayeden etkilenerek sürdürdüğüm bir yol oldu bu süreç: annesinin ölürken genç kıza cebinde saklaması için verdiği, ona yol gösteren bez bebek bana bir materyal oluşturdu. O bebek sanki nesne gibi gözüküyordu ama o bebek o mirasın bir koduydu aslında.

Ben bu bebeği hayata geçirmek ve bebeği farklı kadınların farklı kimliklerine farklı giysilerle uyarlamak istedim. Burada tasarım sürecinin rolü önemliydi; ayrıca bebeği tasarlarken, bugüne kadar üretilen, aktarılan örtük bilgi ve zanaatın altını da çizmek istedim. Mesela şifacı kadınların yarattığı bebekler, bebekler üzerinden yapılan büyüler, bebekler üzerinden insanlara gönderilen mesajlar, ulaşan iletişimler… Tarih boyunca bez bebek oyuncak olmanın çok ötesinde anlamlarla yüklenmiş. Ben istedim ki benim tasarladığım bebek herkes tarafından üretilebilsin, paylaşılabilsin ve kimliklendirilebilsin. O bebeğin kendi ontolojisinde de böyle bir algılanabilirlik olsun. Tasarım belki burada devreye giriyor; sanat o duyguyu ifade etmekse benim o bebeği gerçekleştirme sürecim bir tasarım sürecine tekabül ediyor.

A.K. Bebek tamamen burada bir şifre gibi ya da bir kod gibi. Bir metafor. Bebek dediğimiz form bir insan bedeninin soyutlanmış bir kopyası ise, bu bez bebeği oluşturan her türlü detay onu oluşturan kişinin donanımındaki ya da arka planındaki, belki bilinçaltındaki olguların ortaya konabilmesi için bir platform. Her bir bebek aslında onu yapan kişinin bir aynası. Onun kimliklendirilmesi de hangi malzemeyi nasıl kullandığından, düğmeyi nereye koyduğuna, nasıl detaylar eklediğine kadar psikolojik çözümlemesi gibi.

 

Ş.K. Aslında Ödemiş’li kadınlarla öyle buluştuk.

A.K. Ödemiş’i seçmenin özel bir sebebi varmıydı?

Ş.K. Öncelikle tasarladığım bebeklerin giydirilerek kimliklendirilme sürecini kadınlarla yaşamak istedim. Çalışabileceğim bir sürü kadın topluluğu vardı, ama özellikle Ödemiş’e gitmek istememin nedeni Ödemiş’li kadınların, bu yörede çok eski çağlardan gelen, nesilden nesile geçip korumaya çalıştıkları ipek dokumacılığı ve iğne oyacılığı geleneğini ve o eski dokuların ve eski motiflerin bir şekilde tekrar yeşertilip yeni nesillere aktarmaya çalıştığı bir üretkenliği var. Tesadüfen oradaki kadın kooperatifinin kurucu başkanı Gülfer Keskin ile tanıştık ve O’nun çabası bana gerçekten çok sahici geldi. Bir sürü insanı oraya toplayıp, eğitimler verip, kendi kumaşlarını kendilerinin dokumasını sağlayıp, hayatta bir çabası, amacı, işi gücü olmayan kadınları o merkezde bir dayanışma içerisinde bir ideal için bir araya getirip bir tür aidiyet duygusu yaratmak çok de