Okulda gerçekten neyi öğreniyoruz?
Okulda gerçekten neyi öğreniyoruz?
Eğitim üzerine konuşurken çoğu zaman neyin, nasıl öğretildiğine odaklanıyoruz. Müfredatın içeriği, sınavların zorluğu, öğretmenlerin yeterliliği ya da öğrencilerin başarısı… Bunların hepsi elbette önemli. Ancak eğitim üzerine düşünürken daha temel bir soruyu atlıyoruz: Bize öğretilenler kadar, neyin öğretilmeye değer görüldüğünü kim belirliyor?
Okul, genellikle herkese aynı imkânları sunması beklenen, bilginin aktarıldığı ve bireylerin kendilerini geliştirdiği bir kurum olarak düşünülüyor. Bu anlatıda eğitim, toplumsal eşitsizlikleri aşmanın en önemli araçlarından biri. Çok çalışırsak, öğrenirsek ve yeterince çaba gösterirsek bulunduğumuz koşulları değiştirebileceğimize inanıyoruz. Fakat bu düşünce, eğitimin içinde bulunduğu toplumsal koşulları ne kadar hesaba katıyor? Herkes aynı sınıfta oturuyor, aynı kitapları okuyor ve aynı sınavlara giriyor olabilir. Peki, bu durum herkesin aynı imkânlara sahip olduğu anlamına geliyor mu?
Joe L. Kincheloe’nun Eleştirel Pedagoji kitabını önemli kılan sorulardan biri burada ortaya çıkıyor. Kincheloe, eğitimi yalnızca bilgi aktarmaya yönelik bir süreç olarak ele almıyor; eğitimin iktidar ilişkileriyle, toplumsal eşitsizliklerle ve dünyayı algılama biçimlerimizle kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Çünkü eğitim, toplumsal hayattan ayrı, kendi başına işleyen tarafsız ve steril bir alan değil. Tam tersine, toplumda geçerli kabul edilen değerlerin, düşüncelerin ve kabullerin yeniden üretildiği bir alan.
Örneğin, okulda hangi tarihsel olayların anlatıldığına, hangi düşünürlerin müfredata girdiğine, hangi deneyimlerin ders kitaplarında kendine yer bulduğuna bakalım. Bazı anlatılar ortak hafızanın parçası hâline gelirken bazıları neden görünmez kalıyor? Hangi bilgiler evrensel ve bilimsel kabul edilirken hangileri kişisel, yerel ya da önemsiz sayılıyor? Bu sorular yalnızca ders kitaplarının içeriğiyle ilgili değil. Aynı zamanda kimin konuşabildiği, kimin deneyiminin bilgi olarak kabul edildiği ve kimin bakış açısının dışarıda bırakıldığıyla ilgili.
Eğitim gerçekten tarafsız olabilir mi?
Eğitimin politik olduğunu söylemek, her dersin doğrudan siyasetle ilgili olduğu ya da öğretmenin öğrencilerine belirli bir düşünceyi benimsetmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Mesele daha farklı: Eğitim süreçleri, hangi değerlerin normal, hangi düşüncelerin makul, hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu belirleyen toplumsal ilişkilerden bağımsız değil.
Bir öğretmen, öğrencilerinden yalnızca ders kitabındaki bilgileri öğrenmelerini istediğinde bile belirli bir öğrenme anlayışını benimsemiş oluyor. Öğrencinin sorular sorması, anlatılanları tartışması, farklı kaynaklara başvurması ya da kendi deneyimlerinden hareketle yeni sorular geliştirmesi öğrenmenin bir parçası olarak görülmeyebilir. Böyle bir durumda öğrenciden beklenen, bilgiyi anlamlandırmaktan çok kendisine sunulan bilgiyi doğru biçimde tekrar etmesi oluyor.
Oysa öğrenmek, yalnızca önceden belirlenmiş cevaplara ulaşmak değil. Bazen sorunun kendisini değiştirmek, kabul ettiğimiz bir düşüncenin nereden geldiğini araştırmak ve bildiğimizi sandığımız şeylerden şüphe etmek de öğrenmenin parçası.
Kincheloe’nun yaklaşımı, öğretmen ve öğrenciyi bu perspektifen yeniden düşünmemizi sağlıyor. Öğretmen yalnızca bilgiyi aktaran, öğrenci de bu bilgiyi alan kişi değil. Öğretmen de kendi varsayımlarını sorgulayan bir araştırmacı olabilir; öğrenciler de kendi deneyimlerinden hareketle bilgi üretme sürecine katılabilir. Böyle bir sınıfta öğrenme, tek yönlü bir aktarım olmaktan çıkarak birlikte düşünmenin ve tartışmanın alanına dönüşür.
Burada önemli olan, öğretmenin rolünü ortadan kaldırmak ya da bütün bilgileri eşdeğer kabul etmek değil. Asıl mesele, bilginin nasıl üretildiğini, hangi koşullarda geçerli sayıldığını ve farklı bakış açılarının neden dikkate alınması gerektiğini birlikte sorgulayabilmek.
Herkes için aynı eğitim, herkes için eşitlik anlamına gelir mi?
Eğitimde fırsat eşitliğini çoğunlukla herkese aynı kuralların uygulanması üzerinden düşünürüz. Aynı sınav, aynı müfredat, aynı değerlendirme ölçütleri… Ancak ilk bakışta adil görünen bu düzenlemeler, öğrencilerin birbirinden farklı toplumsal koşullar içinde yaşadığını gözden kaçırabiliyor.
Bir öğrencinin öğrenme sürecini yalnızca bireysel yetenekleri ve çabası üzerinden açıklamak ne kadar doğru? Ailenin ekonomik koşulları, yaşanılan çevre, kültürel imkânlar ve öğrencinin deneyimlediği ayrımcılık, okul hayatından bağımsız düşünülebilir mi? Başarıyı yalnızca bireysel performans üzerinden değerlendirdiğimizde, bu koşulların sonuçlar üzerindeki etkisini görünmez hâle getirebiliriz.
Bu nedenle eleştirel pedagoji, başarısızlığı yalnızca bireyin eksikliği olarak değerlendiren yaklaşımlara karşı çıkarken, öğrencilerin okulda yaşadıkları deneyimleri, toplumsal konumlarıyla birlikte anlamaya çalışıyor. Sınıfsal eşitsizliklerin, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve kültürel dışlanmanın eğitim süreçlerinde nasıl ortaya çıktığını sorguluyor.
Peki kimin bilgisi değerli?
Bir öğrencinin ailesinden, yaşadığı çevreden ya da içinde bulunduğu topluluktan getirdiği deneyimler, okulda öğrendiği bilgilerle ilişki kurmak için bir imkân olarak görülebilir. Fakat bunlar genelde akademik bilginin karşısında değersizleştirilir. Böylece öğrenci yalnızca yeni bilgiler edinmekle kalmaz; kendi deneyiminin ve bilgisinin ne kadar değerli olduğuna dair de bir mesaj alır.
Eleştirel pedagojinin önerdiği şey, öğrencilerin yaşantılarını romantikleştirmek değil. Bu yaşantıları, bilgiyi ve toplumsal dünyayı anlamanın önemli bir parçası olarak ciddiye almak.
Eleştirel düşünmek, dünyayı başka türlü görmeye başlamak
Kincheloe, eleştirel pedagojiyi araştırmayla ve düşünme biçimlerimizle de ilişkilendiriyor. Dünyanın karmaşıklığını anlamak için tek bir açıklamaya, tek bir yönteme ya da her durumda geçerli olduğunu düşündüğümüz hazır cevaplara yaslanmanın sınırlarına işaret ediyor.
Bu yaklaşım, özellikle bugün, bilgiyi hızlıca tükettiğimiz ve olayları çoğu zaman basit açıklamalarla anlamlandırmaya çalıştığımız bir ortamda önemli. Bir toplumsal sorunu yalnızca bireysel tercihlerle, bir eşitsizliği yalnızca kişisel yetersizliklerle ya da bir başarısızlığı yalnızca yanlış kararlarla açıklamak kolay olabilir. Fakat kolay açıklamalar, çoğu zaman meselenin içinde bulunduğu ilişkileri gözden kaçırır.
Kincheloe’nun eleştirel araştırma anlayışında öne çıkan brikolaj kavramı da bu noktada anlam kazanıyor. Brikolaj, kabaca ifade etmek gerekirse, karmaşık bir olguyu anlamaya çalışırken tek bir yöntemle yetinmemeyi; farklı bilgi kaynaklarından, kuramsal yaklaşımlardan ve araştırma yollarından yararlanmayı ifade ediyor. Araştırmacının yalnızca dünyayı değil, kendi konumunu ve kullandığı araçları da sorgulamasını gerektiriyor.
Bu düşünce, eğitimin kendisi için de geçerli. Öğrencilerden yalnızca doğru cevapları bulmalarını beklemek yerine, soruların nasıl ortaya çıktığını, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı açıklamaların neler sunabileceğini tartışmalarına alan açmak gerekiyor. Eleştirel düşünme böylece bir dersin sonunda kazanılması beklenen soyut bir beceri olmaktan çıkıyor; dünyayla kurduğumuz ilişkinin bir parçası hâline geliyor.
Öğrenmek, yalnızca mevcut dünyaya uyum sağlamak değildir
Eğitimin temel amaçlarından birini insanları toplumsal hayata hazırlamak olarak düşündüğümüzde, bu hazırlığın ne anlama geldiğini de sormamız gerekiyor. Mevcut koşullara uyum sağlayan, kendisinden beklenenleri yerine getiren ve önceden belirlenmiş başarı ölçütlerine ulaşan bireyler yetiştirmek mi? Yoksa bu koşulları anlamaya, sorgulamaya ve gerektiğinde değiştirmeye katılabilen insanlar yetiştirmek mi?
Bu iki amaç birbirinden tamamen bağımsız olmayabilir. Ancak aralarındaki fark, eğitimi nasıl değerlendirdiğimizi değiştiriyor. Öğrencinin başarısını yalnızca ölçülebilir sonuçlarla değerlendirdiğimizde merakını, soru sorma biçimini, başkalarının deneyimlerini anlama çabasını ya da alışılmış düşünce kalıplarının dışına çıkabilmesini gözden kaçırabiliriz. Oysa eğitim, yalnızca bireyin mevcut dünyada bir yer edinmesini değil, o dünyanın nasıl kurulduğunu anlamasını da mümkün kılabilir.
Dünyayı birlikte anlamak
Belki de eğitimin en önemli imkânı, bize yalnızca dünyada nasıl yaşayacağımızı öğretmesinde değil, yaşadığımız dünyanın neden böyle olduğunu sorabilmemizde yatıyor. Bu soruyu sormak, her şeyi reddetmek ya da her konuda hazır cevaplara sahip olmak demek değil. Tam tersine, kendi kabullerimizle yüzleşmeyi, başkalarının deneyimlerini dinlemeyi ve bildiklerimizin sınırlarını kabul etmeyi gerektiriyor.
Eğitimi bu şekilde düşündüğümüzde sınıf, yalnızca bilginin aktarıldığı bir yer olmaktan çıkıyor. Dünyayı birlikte anlamaya, farklı deneyimlerle karşılaşmaya ve değişimin imkânlarını aramaya açılan bir alana dönüşüyor. Belki de asıl mesele, öğrencilerin dünyaya uyum sağlamayı öğrenmelerinin yanında, o dünyayı sorgulama ve dönüştürme imkânına da sahip olmaları.
İncelemek için: https://www.yeniinsanyayinevi.com/urun/elestirel-pedagoji